24 Mayıs 2013 Cuma

Angelina Jolie’nin Seçimi

Annesini 56 yaşında yumurtalık kanseri sebebiyle kaybeden Angelina Jolie, kendisinde yüzde 87 ihtimal olarak ifade edilen meme kanseri ve yüzde 50 ihtimal verilen yumurtalık kanseri riskine karşı iki memesini de aldırdı. Bu kararını My Medical Choice (Benim Tıbbi Seçimim) başlığıyla New York Times’da yazan oyuncu, göğüs kanseri riski taşıyan kadınlar için bu seçimi bir alternatif olarak paylaşmış.

Angelina Jolie ‘hatalı’ gen olarak bilinen, meme ve yumurtalık kanserine neden olan BRCA-1 genini taşıyor olduğu için her iki göğsünü de aldırmaya karar verdiğini açıkladı. Böylece doktorların tahliller sonucu %87 olarak belirttikleri meme kanseri riskinin artık sadece %5 olduğunu yazdı.
Angelina Jolie’nin bu haberiyle bende gen mutasyonu olup olmadığını tekrar düşünmeye başladım. Haberi okuduğum gün ameliyatımın üzerinden 6 ay geçmişti ve o gün ameliyatı yapan doktorumla kontrol randevum vardı. Angelina Jolie’nin bu kararını konuştuk. Doktorum bana daha önceki görüşmelerimizde bende  gen mutastonu olabileceğinden, BRCA1 genini taşıyor olabileceğimden bahsetmişti. Bunun anlaşılması için, tedaviler bittikten sonra  genetik test yaptırmamı önermişti.

Meme kanseri teşhisi konduğunda 39 yaşındaydım, yani erken sayılabilecek bir yaşta. Sağlıksız bir yaşam sürmedim, spor yaptım, içkiyi kırk yılda bir içtim, ev yemekleri ile düzgün beslendim, sigarayı içtim ama az, dolayısıyla bu yaşta kanser olmaya sebep olacak çok birşey yapmadım. Üstelik de anne tarafımda çok yoğun bir kadın nüfusu var ve biri bile meme kanseri olmadı, ailenin geç yaşta ölen kadınları dahil. Yani aile öyküsünde kanser yok. Sadece ablam ve ben meme kanseri olduk. Ablam da benim gibi, kanser riski oluşturacak bir yaşam sürmedi . Bizim durumumuzda hem ablamın doktorları, hem de benim doktorlarım ikimiz için de hatalı gen varlığının, yani BRCA1 söz konusu olabileceğini söylemişlerdi.

Meral Hanım , benim mastektomi ameliyatımı yapan doktor , “Şimdi yorgunsunuz, bu yazı güzelce geçirin, tedavileriniz bitsin, ondan sonra gen mutasyonu olup olmadığını öğrenmek için genetik testi yaptırırsınız. BRCA1 veya BRCA2 geni taşıyorsanız diğer göğsünüzü ve yumurtalıklarınızı aldırmayı düşünebilirsiniz” dedi. O günden beri düşünüyorum, yeniden kanser riskine karşı diğer göğsümü de feda eder miyim? Yaşadıklarımı bir  daha yaşamamak için herşeyi yapabilirim gibi geliyor bazen. Ama aynı ameliyatı bir daha olmak ? İlkinde zaten yapacak birşey yoktu, artık kanser olmuştum ve Her2 proteini ile beslenen agresif eğilimli meme kanseri tipi idi, dolayısıyla olan olmuştu ve hemen ameliyat olmak zorundaydım.

Yeniden kanser olmayı beklemeden diğer göğsümü de aldırır mıyım ? Bilmiyorum. Herhalde aldıramam. Zaten henüz genetik testi yaptırmadan ve gen mutasyonu olup olmadığını bilmeden yorum yapamam. Ama Angelina Jolie’yi anlayabiliyorum. Annesinin kanserle mücadele ederken yaşadıklarını görmüş ve çok keskin bir tedbir olmakla birlikte mastektomi ile iki memesini de aldırmış. Tamamen kendi seçimi.

Bu seçimle ilgili pek çok yorum var. Genetik testle mutasyon teşhis edildiği için risk çok yüksek olduğundan ünlü oyuncunun yaptığı gibi, her iki meme dokusunun alınması mantıksız bir karar değil. Ama diğer bir opsiyon da ameliyat olmayıp çok yakın takip. Bunda kanserin oluşumu engellenemez ama erken safhada teşhis edilebilir. Çok fazla yorum var, yakında hepsini özetleyeceğim. Şimdilik unutalım bunları ve önümüzdeki haftasonuna bakalım.

13 Mayıs 2013 Pazartesi

Sağlıklı Yaşam


Kanser olup da atlatan bir insan, ne kadar moralini yüksek tutarsa tutsun, yeniden kanser olma korkusu bir yerlerde kalıyor. Yani bende öyle oldu en azından …Her2 pozitif meme kanseri olmamdan kaynaklı sanırım, diğer meme kanserlilere göre daha fazla tekrarlama riski taşığı için. Gerçi bir sene sürecek Herceptin tedavisi ile bu durum bertaraf edilmeye çalışılacak. Ben de tıbbın sunduklarının yanısıra bundan sonra beni hastalıklardan mümkün mertebe uzak tutacak bir yaşam tarzı için elimden geleni yapıyorum artık.

Neler mi yapıyorum : Yediklerime içtiklerime, uyku saatlerime daha çok özen göstermeye çalışıyorum . Sağlıksız beslenen bir insan değildim gerçi, hatta pek çok insana göre daha sağlıklı yaşıyordum. Dolayısıyla bendeki kanserin sebebinin yediklerimle, içtiklerimle ilgisi olduğunu düşünmüyorum. Evet, artık pek çok şey tehlikeli günümüzde, sebze meyvelerde inanılmaz ölçüde yüksek tehlikeli tarım ilaçları kalıntıları, plastikler, içinde uzun ömürlü olsun diye binbir katkı maddesi barındıran paketli gıdalar…Bunların hepsinden ben de kullandım tabi ki bazen. Ama benden daha az özen gösterip kanser olmayan pek çok insan var. Herneyse, her ne kadar yediklerimden, içtiklerimden, yaşam tarzımdan dolayı kanser olduğumu düşünmesem de yine de bundan sonra daha da dikkatli olacağım. Şimdilik daha çok sebze, meyve ve kuruyemiş yiyerek başladım beslenmemi daha sağlıklı bir hale dönüştürmeye. Suyu artık plastik damacanalarda değil, cam şişelerden kullanmaya başladık. Evde yapılmış yoğurt ve ekmek yiyorum. Raf ömrü uzun gıdaları alışveriş sepetime koymuyorum. Her fırsatta yürüyüş yapmaya çalışıyorum.

Aslında Ali Efe doğduğundan beri daha sağlıklı yaşamak için uğraşıyordum. Özellikle Ali Efe bir yaşında ayaklanıp bir saniye yerinde duramamaya başlayınca onunla yorulmadan saatlerce oynayabilmek için spora başlamıştım. Onunla aramızdaki yaş farkını azaltabilmek için ( Şu anda ben 40 yaşındayım, Ali Efe 4 ) genç ve zinde kalmayı çok istiyordum. Buna göre yaşayıp çabaladığım bir dönemde nasıl kanser olduğum benim için bir muamma…Neyse, önümüzdeki maçlara bakacağız J

Geçtiğimiz hafta sonunun Anneler Günü olmasına istinaden birkaç kelam etmek istiyorum annelikle ilgili. Annelik kutsaldır falan demeyeceğim, sırf kendimiz istediğimiz için çocuk doğuruyoruz, bunun annelere yüklediği sorumluluğu fedakarlık olarak sunmak saçma bence. Ali Efe’nin doğduğundan beri bana yaşattıkları için asıl ben ona minnettarım. Hastalık ve tedaviyle zor bir kış geçirirken bana en çok moral veren şey Ali Efe'nin varlığıydı. Bu dönemi moralli atlattıysam onun sayesindedir. Bir an önce ayaklanıp Ali Efe ile tekrar eskisi gibi oynamak en büyük motivasyonumdu.

İyi bir hafta diliyorum hepimize…



5 Mayıs 2013 Pazar

Hıdrellez Gecesi

Benim için çok sevdiğim bahar mevsiminin güzelliklerinden biri de Hıdrellezdir. Çocukluğumda evimizin balkonuna küçük çakıl taşlarıyla istediğim şeylerin şekillerini çizerdim . Sonra yıllarca Hıdrellez akşamlarını atladım , benim için çocukluğumdaki önemini yitirmişti.

Yıllar sonra, 2006 baharında Ahırkapı’da düzenlenen Hıdrellez şenliğine gitmiş ve çok eğlenmiştim. Çok zor bir kış geçirmiştim (bu kış kadar zor değildi tabi) ve yine bahara doğru herşey yoluna girmeye başlamıştı. Ben de o kış atlattığım badire sonrasında beni bekleyen yeni hayatım için dileklerimi Hıdrellez ritüelleri ile dilemek için çok istekliydim. Ahırkapı şenliklerine gittiğimde ağaçlara astığım dileklerimi eve döndüğümde balkona koyduğum gülün toprağına koydum. O kadar güzel ve şenlikli bir akşamdı ki, o gece dilediğim herşeyin gerçekleşeceğine dair coşkulu bir ruh hali içindeydim.  Ve o gece dilediğim herşey oldu. Tabi tesadüf, şans, benim çabalarım, pek çok şey bir arada katkıda bulundu dileklerin gerçekleşmesine. Yani Hıdrellezde istediklerimi diledim ve ne dilediysem oldu durumu değil tabi ama yine de o gece benim için tılsımlı bir gece gibiydi, kötü bir dönemden umutlu günlere geçişin kapısı gibiydi.

Bu gece istediklerimizi yürekten dilemek için güzel bir gece…deneyin bence.

3 Mayıs 2013 Cuma

Konudan Konuya…

Bütün kış boyunca sabırsızlıkla , günleri ve hatta bazen saatleri sayarak beklediğim baharın tadını çıkarıyorum. Çok özel birşey yaptığım yok , her ne kadar kemoterapi geride kalmış olsa da hırpalanmışım , şu aralar onun yorgunluğu çıkıyor. Büyük bir coşkuyla bir şeyler planlıyorum, çok da zevk alıyorum yaptığım herşeyden ama çabuk yoruluyorum. Gittikçe daha iyi olacağım diye düşünüyorum, çünkü nihayet spora başladım (pilates). Bu da eski zindeliğime kavuşmama yardımcı olacaktır.

Bu hafta başı Herceptin tedavisi için hastanedeydim. Bu bir sene sürecek olan tedavi, hastanede damar yolundan alıyorum bu tedaviyi de, kemoterapi gibi yan etkileri yok neyse ki, kalp üzerinde yan etkileri olabilirmiş ama belli aralıklarla kalp ekosu çekerek takip edilecek.

Her2 pozitif meme kanseri olduğum için bir sene daha hastaneyle yakın temastayım. Her2’nin pozitif olması biraz talihsiz bir durum oldu bu açıdan, meme kanseri olan kadınların %20si Her2 pozitif oluyor, ablam ve ben de bu %20’nin içindeyiz. Olmayaydı daha iyiydi tabi ama yapacak birşey yok. Beterin beteri var artık çok iyi bildiğimiz gibi…

HER2-pozitif meme kanseri ne demek: Human epidermal growth factor receptor 2 (HER2) olarak adlandırılan bir protein için pozitif test sonucu demek. Bu testin pozitif oluşunun anlamı bu proteinin kanser hücrelerinin büyümesini uyardığını, artırdığını gösterir. Her 5 meme kanserli hastadan birinde gen mutasyonu dediğimiz bozukluk sonrasi kanser hücreleri HER-2 bulundururlar. 
HER2-pozitif meme kanserleri diğer tipte meme kanserlerinden daha kötü gidişlidirler ve hormon tedavisine daha az cevap verirler. Ben ve ablam bunun için kemoterapi bitiminden beri HER 2'yi hedef alan direkt tedavilerden biri olan Trastuzumab (Herceptin) tedavisi görüyoruz.

Şimdi sabırsızlıkla saçlarımın çıkmasını bekliyorum. Kemoterapi biteli 1.5 ay oldu ama başım hala dımdızlak J Kaşlarım ve kirpiklerim de çok döküldü ama hepsi gitmedi neyse ki…yaklaşık dörtte biri falan duruyor teselli babında…Kendi saçımdan yaptırdığım peruğu hiç takamadım , rahat edemedim perukla. Kışı bereyle geçirdim, bahar geldiğinden beri renkli bandanalar takıyorum, çok rahat. İnsanoğlu bir garip işte, kemoterapilerin ağrı , bulantı, halsizlik ve bilumum yan etkilerinden çekerken saçlarımın dökülmüş olmasına hiç takılmıyordum, çünkü fiziksel olarak çektiğim acı ve ağrının yanında saçlarımın dökülmüş olmasının hiçbir önemi kalmıyordu. Ne zaman ki o berbat yan etkiler geride kaldı, hemen fiziksel görünümüme takmaya başladım, ne de olsa kadınım J Saçlarım ne zaman çıkmaya başlar, ay kirpiklerim ne çok dökülmüş, oyyy kaşlarım ne hale gelmiş gibi başladım hayıflanmaya kendime gelir gelmez…halbuki bu hastalığın en zor süreçleri geride kalmış, bahar gelmiş, hele de mor salkımlar açmış, daha ne J


Konudan konuya atlıyorum ama geçen gün markette alışveriş yaparken yanıma koşarak bir market reyon görevlisi geldi. Elinde bir paket mantar vardı, şimdi ismini hatırlamadığım bir tür mantar (bazılarının Reishi mantarı dediğini duyar gibiyim, o değil, o başka bir yazı konusu). Belli ki benim kanser geçirdiğimi anlamış, bütün iyi niyetiyle geldi, “Hanımefendi, bu mantar kanserli hastalara iyi geliyor, son paket kalmış, size getirdim” dedi. Sağolsun J Teşekkür ederek aldım ve alışveriş sepetime koydum. Daha sonra meyve reyonundan muz seçerken aynı görevli “Herkes kabuğu kararmamış muzları seçmeye çalışır ama aslında kabukları kararmaya başlamış muzlar bağışıklık sistemine faydalı” diyerek beni şaşırttı, hiç duymadığım ve bilmediğim bir şeydi. Nitekim bugün internette karşıma çıktı. Tamamen olgunlaşmış ve sarı kabuğu üzerinde yer yer koyu renkli lekeler bulunan muzlarda "Tümör Nekroz Faktör" adı verilen bir madde bulunduğu ve bu maddenin de anormal hücreler ile savaşma kabiliyeti olduğunu okudum. Muzun kabuğunda ne kadar çok koyu renk lekeler bulunursa, bağışıklık sistemine o kadar yararlı olduğu, yani en olgun muzun en iyi anti-kanser kalitesine sahip olduğu yazıyordu. Doğruluğunu ve detayını ayrıca araştıracağım, ama market görevlisinin işini severek yapması, müşterilere yardımcı olmaya çalışması ve rutin işinin üzerine birşeyler katma çabasını gerçekten takdir ettim. Eve gidince de bana verdiği mantarları soteleyerek afiyetle pişirip yedim J


Tez zamanda görüşmek üzere…Bugünün şarkısı da geliyor …



In the white room with black curtains near the station.
Blackroof country, no gold pavements, tired starlings.
Silver horses ran down moonbeams in your dark eyes.
Dawnlight smiles on you leaving, my contentment.

I’ll wait in this place where the sun never shines;
Wait in this place where the shadows run from themselves…

26 Nisan 2013 Cuma

Çernobil

Bundan tam 27 sene önce bugün, Ukrayna'nın Kiev iline bağlı Çernobil kentindeki Çernobil Nükleer Santralı’nda reaktör kazası meydana geldi. Bir deney sırasında gerçekleşen bu korkunç kaza sırasındaki patlamalar atmosfere çok miktarda radyoaktif yakıtın ve ham maddenin yayılmasına sebep oldu.

Ben o zaman 13 yaşındaydım ve o döneme ait hafızamdan gitmeyen görüntü dönemin Sanayi ve Ticare Bakanı Cahit Aral’ın faciadan sonra kameralar önünde çay yudumlamasıdır.
Çernobil faciasında Sovyet yetkilileri ilk başlarda felaketin boyutunu gizlemeye çalışmışlardı. Sonradan acı çekerek ölen itfaiye erleri, yapı içinde başlayan 30 ayrı yangınla mücadele ederken, rüzgâr radyoaktif bulutları taa İsveç'e kadar taşıdı.Stockholm'deki radyoaktif kirlilik düzeyinin 15 kat arttığı ortaya çıktı.

Çernobil faciası nedeniyle yaklaşık 5 milyonu aşkın insanın yüksek düzeyde radyasyona maruz kaldığı düşünülüyor. Çernobil'in insanlar üzerinde korkunç etkileri oldu. Çevre yerleşimlerdeki kanser hastalarının oranı, ulusal ortalamanın on kat üzerinde. Kazadan bu yana, Ukrayna'da pekçok insan tiroit kanserine yakalandı.

Çernobil kazası sonrasında Türkiye'de özellikle Karadeniz bölgesi sağlığa zarar verecek miktarda radyoaktif kirlenmeye maruz kaldı ve birçok insan radyasyon sebebiyle kanser olarak normalden erken yaşta öldü. Karadeniz'in hırçın çocuğu" olarak tanınan müzisyen Kazım Koyuncu da gencecik yaşında kanser yüzünden hayatını kaybetti.

"Ha kanser, ha konser" diyerek, dalga geçerek boğuştu kanser belasıyla. Öldüğünde sevenleri yasa boğuldu.
Güzel bir şarkısıyla analım...

Ben
Baba ben yıkıcıyım ama
Kendini bilmez değilim
Yaşamak istiyorum sadece
Kendi savaşlarım uğrunda
Ben sadece ben olmak istiyorum
..................



17 Nisan 2013 Çarşamba

Hep beklenen o gün

Uzun süredir yazamadım. Geçen hafta Pazartesi bir sene sürecek Herceptin tedavisi için hastanedeydim. Kemoterapiler bittiğinden beri beni saran coşkuya biraz sekte vurulmuş oldu hastanede geçirdiğim o günde. O yüzden de yazmadım. Ama aynı haftanın sonunda Cuma günü uzun süredir beklediğim buluşma gerçekleşti ve bayram şenliği gibi bir gün yaşadım.

Gezmeyi cok severim ben. İstanbul'un muhtelif yerlerinde sabahtan akşama durmadan yürüyebilirim. Arada deniz havası,  bir kaç tarihi mekan, biraz da alışveriş. Bunlardan en az benim kadar zevk alan ablamla gezmeyi iple çekerim hep. Ablam Bursa'da oturduğu icin ancak iki ayda bir buluşup gezebiliyoruz İstanbul'da. Bahar aylarında ise daha çok bir araya geliyoruz.

En son ekim başında bir araya gelecektik. Ben izin kullanıp işe gitmeyecektim, ablam da sabah deniz otobüsüyle gelip akşam tekrar Bursa'ya dönecekti. Fakat tam o buluşma planı yaptığımız günün öncesinde ablamın göğsünde farkettiği kitle yüzünden planı iptal etmistik, doktor acilen biyopsiye yönlendirmişti. Hemen ardından da meme kanseri olduğu ortaya cıktı zaten. Bir ay sonra da benim hastalığımı öğrendik. Sonrasını biliyorsunuz. İşte ta o zaman gerçekleştiremediğimiz buluşma geçtiğimiz cuma gerçekleşti . Kemoterapilerimiz sürerken 4-5 ay çok az görüşebildik ablamla. O kısıtlı zamanlarda da ikimiz de halsiz ve yan etkilerden  muzdarip olduğumuz icin keyfimiz yerinde değildi. Bu seferki buluşmamız bizim için şenlik, şölen gibiydi. İkimizin de kemoterapileri bitti, buluşmadan tam bir gün önce ablamın radyoterapileri de bitti ve cuma sabahı Karaköy'de, mis gibi güneşli bir hava eşliğinde buluştuk...Nihayet !
Eskiden Karaköy’de gezmek aklımıza gelmezdi hiç. Birkaç kere gitmiş ve sadece Bankalar Caddesinde yürümüştüm. Ama geçen yaz Neşen’in (40 yıllık olmasa da 20 yıllık dostum) yaptırdığı Karaköy oryantasyon gezisinden sonra çok sempati duymaya başladığım bu semti ablamla yaptığımız günübirlik İstanbul gezileri rotamıza ekledim. Cuma günü de muhteşem manzara sunan bir mekanda kahvaltıyla başladık günümüze…Hava çok güzeldi, güneş iliğimizi kemiğimizi ısıttı. Vapurlara ve tarihi yarımadaya bakarak kahvaltı ettik. Sonra yenilenen ve içinde ve etrafında güzel mekanların açıldığı Fransız Geçidinden geçerek geçen yazdan beri her fırsatta gitmeye calıştığım , bol kahve çeşidi sunması ve dekorasyonuyla gönlümü kazanmış olan Karabatak’a gittik. O hiç hatırlamak istemediğimiz kışı geride bırakmış olduğumuza bin şükrederek kahvelerimizi içtik.

Karabatak
Karabatak’tan çıktıktan sonra Bankalar Caddesinde yürüdük ve mimarisine oldum olası hayran olduğum, artık Salt Galata adıyla kültür-sanat kompleksi olarak hizmet veren tarihi Osmanlı Bankası binasına girdik. Üçüncü kata çıkarak her gördüğümde ilk kez görüyormuşcasına etkilendiğim pencerenin ve o pencereden görünen manzaranın resmini çektim. Buyrun …

Voyvoda caddesiyle Banker Sokağı’nı birleştiren güzelim Art Nouveau üslûplu Kamondo merdivenlerinden çıkarak Galata Kulesine vardık. Arada yokuşlu sokaklarda sağlı, sollu sevimli dükkanlara girip, arada soluklanarak Tünel’e kadar geldik. Oralarda bir yerde yemek molası verip İstiklal caddesinde yürümeye başladık.

Sokakta müziğe bayılırım, mutlaka durur dinlerim. Hava çok güzel olduğu için Galatasaray civarında bol bol müzik vardı o gün.
Harika bir gün oldu. İstanbul’da yapılan günübirlik kaçamaklar , özellikle de hava güzelse, güneşliyse çok zevkli oluyor. Herkese tavsiye…

Bugünün şarkısı çok sevdiğim bir Muse parçası…Starlight.

 

4 Nisan 2013 Perşembe

Bu da Geçer Yahu

Blog yazmaya karar verdiğimde aklıma ilk gelen isim Bu da geçer yahu idi. Henüz 2 seans kemoterapi almıştım ve daha yolun başındaydım. Zor bir dönemdi ama yaşadıklarımı ve tavsiyelerimi paylaşırken ne benim, ne de okuyanların içi daralsın istiyordum. Dolayısıyla en başta bloğun isminin umut veren bir başlık olması gerektiğini düşündüm ve aklıma hemen “Bu da geçer yahu” geldi. 

Eskiden de bildiğim bir sözdü ama “Bu ne güzel, ne umut verici bir sözmüş” diye üzerinde düşünmem bundan yaklaşık bir sene önce Zülfü Livaneli’nin Leyla’nın Evi kitabını okurken karşıma çıkışında oldu. Birinci Dünya savaşı sonrası İstanbul işgal altında iken insanlar evlerine, dükkanlarına bu sözün yazılı olduğu levhaları asarmış. Tabi Osmanlıca olduğu için işgal askerleri bu yazıyı bir çeşit dua sanarmış. İstanbul’lular bir parola gibi, astıkları levhalarla işgali sessizce protesto edermiş. Umutlarını yitirmemeye çalışırlarmış.

Neler neler geçmiyor ki hayatımızda. Unutamam dediğimiz ne çok şeyi unutuyoruz. Unutmasak bile etkisi hafifliyor, eskiden olduğu gibi içimiz acımıyor düşünürken. Mutsuzluklar, acılar geçici olduğu gibi, başarı, gençlik, mutluluk da geçici olabiliyor, aşağıdaki hikayenin anlattığı gibi. Biz yine de umalım ki iyi, güzel şeyler geçici olmasın hayatımızda, sadece kötü anlar su gibi akıp geçsin.

Bugünün hikayesi: Dervişin biri, uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra bir köye varir... Karşısına cıkan insanlara, kendisine yardım edecek, yemek ve yatacak yer verecek birileri olup olmadigini sorar.
Köylüler, dervişe, kendilerinin de fakir olduklarını,evlerinin küçük olduğunu söylerler ve Şakir diye birinin çiftliğini tarif edip oraya gitmesini salık verirler. Derviş yola koyulur, yolda birkaç köylüye daha rastlar.
Onların anlattıklarından, Şakir'in, o yörenin en zengin kişilerinden biri olduğunu öğrenir. Bölgedeki ikinci zengin ise, Haddad isimli bir başka çiftlik sahibidir. Derviş, Şakir'in çiftliğine varır. Çok iyi karşılanır. İyi misafir edilir, yer, içer ve dinlenir. Şakir de, ailesi de hem misafirperver hem de gönülleri zengin insanlardır.
Sonra tekrar yola koyulma zamanı gelir ve derviş Şakir'e ve ailesine teşekkür ederken, "Böyle zengin bir insan olduğun icin hep şükret." der. Şakir'den ise şöyle bir yanıt alır: "Hiçbir şey olduğu gibi kalmaz... bazen görünen, gerçeğin kendisi değildir... bu da geçer...".
Derviş, Şakir'in çiftliğinden ayrıldıktan sonra, bu yanıt üzerine uzun uzun düşünür. Aradan birkaç yıl geçtikten sonra, dervişin yolu yine aynı yöreye düşer. Şakir' e uğrayıp, ziyaret etmek ister.
Yolda karşılaştığı köylülerle konuşurken, köylüler:"Haaaa o Şakir mi?.. o iyice fakirledi, şimdi Haddad'ın yanında çalışıyor..." derler.

Derviş, hemen Haddad'in çiftliğine gider. Şakir'i bulur. Eski dostu yaşlanmıştır. Üzerinde eski püskü giysiler vardır. Geçen süre içindeki bir sel felaketinde bütün sığırları telef olmuş, evi barkı yıkılmıştır. Toprakları da işlenemez hale geldiği için, tek çare olarak, selden hiç zarar görmemiş ve biraz daha zenginleşmiş olan Haddad'in yanında çalışmak zorunda kalmıştır. Bu süre zarfında Şakir ve ailesi, Haddad'a hizmetkarlık yapmaktadırlar. Şakir, Derviş'i, bu kez son derece mütevazi olan evinde misafir eder. Kıt kanaat yemeğini onunla paylaşır.

Derviş, vedalaşırken, Şakir'e olup bitenlerden ne kadar çok üzgün olduğunu söyler ve Şakir'den şu yanıtı alır: " Üzülme, unutma, bu da geçer..."

Derviş, gezmeye devam eder ve aradan uzun yıllar geçtikten sonra, yolu yine aynı bölgeye düşer. Öğrendiklerinden şaşkına döner. Bir süre önce ölen Haddad, ailesi olmadığından, bütün varını yoğunu, en sadık hizmetkarı ve eski dostu Şakir'e bırakmıştır. Şakir, Haddad'ın konağında oturmaktadır. Kocaman arazileri ve binlerce sığırı ile yine o yörenin en zengin insani olmuştur. Derviş, eski dostunu iyi gördüğü için ne kadar çok sevindiğini dile getirdiğinde yine aynı yanıtı alır: "Bu da geçer..."  Birkaç yıl sonra derviş yine Şakir'i arar. Ona bir tepe gösterirler. Tepede Şakir'in mezarı vardir ve mezar taşında şöyle yazmaktadır: "Bu da geçer".
Derviş, üzgün bir şekilde, "Allah Allah, ölümün nesi geçecek?" diye düşünür ve gider. Ertesi yıl, derviş, Şakir'in mezarını ziyaret etmek için geri döner ama ortalıkda mezar falan kalmamıştır. Büyük bir sel gelmiş, bütün tepeyi silmiş süpürmüş ve Şakir'in mezarından geriye hiç birşey kalmamıştır.

O yıllarda, ülkenin sultanı, kendisi icin çok değişik bir yüzük yapılmasını ister. Bu öyle bir yüzük olacaktır ki, sultan mutsuz olduğunda umudunu tazeleyecek, mutlu olduğunda da, mutluluğun rehavetine kendini kaptırmasını, tembelliğe düşmesini önleyecektir.
Hiç kimse, sultanı tatmin edecek böyle bir yüzük yapmayi başaramaz. Sultanın adamlari bir gün bilge dervişi bulurlar, yardım isterler. Sultan yüzüğe fena halde takmıştır.
Derviş, sultanın kuyumcusuna hitaben bir mektup yazar. Kısa bir süre sonra, yüzük sultana sunulur. Sultan önceleri hiçbir anlam veremez; cünkü son derece sade bir yüzüktür bu. Sonra üzerindeki yazıya takılır gözü. Üzerinde biraz düşünür ve yüzü aydınlanır.
Büyük bir mutlulukla parlar gözleri. Sonunda tam da istediği gibi bir yüzüğü olmuştur.

Şu yazılıdır yüzüğün üzerinde: "Bu da geçer". (Kaynak : Ekşi Sözlük)


Hattat elinden çıkma bir “bu da geçer yahu” levhası…