29 Ekim 2013 Salı

Yaşasın Cumhuriyetimizin 90. Yılı






Atatürk diyor ki : "Ben manevi miras olarak hiçbir ayet, hiçbir dogma, hiçbir donmuş ve kalıplaşmış kural bırakmıyorum. Benim manevi mirasım bilim ve akıldır. Benden sonrakiler, bizim aşmak zorunda olduğumuz çetin ve köklü zorluklar karşısında, belki amaçlara tamamen eremediğimizi, fakat asla ödün vermediğimizi, akıl ve bilimi rehber edindiğimizi onaylayacaklardır. Zaman süratle ilerliyor, ulusların, toplumların, bireyleri mutluluk ve mutsuzluk anlayışları değişiyor. Böyle bir dünyada asla değişmeyecek hükümler getirdiğini iddia etmek, aklın ve bilimin gelişmesini yadsımak olur…" 




11 Ekim 2013 Cuma

Madımak - Menekşe'den Önce


Bir insan ne kadar vahşi, acımasız, korkunç olabilir ?  Madımak’ta 35 canı yakan yobazlar, bazı insanların kötülüğünün hiçbir sınırı olmadığının örneğidir. İnsanın aklının almayacağı bir kötülüğün simgesidir. Madımak vahşetinin üzerinden 20 yıl geçti, yakınlarını bu katliamda kaybeden insanların acısı hiç geçmedi. Nasıl geçer ki? Bu insanlık suçunun firari olan 5 sanığı ile ilgili kısmı, 13 Mart 2012 tarihinde zaman aşımından düşürüldü. Ama acı için zaman aşımı yok.

Madımak’ta yaşanan vahşetin belgeselinin gösterime girdiğini duyunca , seyrederken çok dağlanır mıyım diye biraz tereddüt ettim önce. Ama gitmek lazım, unutmamak, unutturmamak lazım. Ayrıca bizim film sırasındaki üzüntümüzün , isyanımızın bu vahşette canlarını, çocuklarını , yakınlarını kaybedenlerin bitmez acısı yanında ne önemi var. Ateş sadece ama sadece düştüğü yeri  yakıyor.




Menekşe'den Önce Madımak Oteli'ndeki yobaz kundaklamasından kurtulanların ve yakınlarını Madımak'ta kaybetmiş kişilerin tanıklıklarını gösteren bir belgesel. Pir Sultan Abdal şenlikleri kapsamında 2 Temmuz 1993’de Sivas valisinin davetlisi olarak gelen ve saatlerce kurtarılmayı bekledikten sonra diri diri yakılan o güzel insanların trajedisini anlatıyor. Sivas’taki katliamda ölen iki kardeş Koray Kaya (daha 12 yaşındaydı) ve Menekşe Kaya’nın ölümlerinden 2-3 yıl sonra doğan kardeşleri Menekşe’ye tanıkların anlattıklarını izliyoruz. Yangından kurtulanların tanıklıklarını , sevdiklerini kaybedenlerin acılarını dinliyoruz içimiz acıyarak ve isyan ederek.
Bu belgesel aslında pek çok soruya cevap vermiyor. Oteli yakanların kimler olduğunu, o dönemdeki iktidarı, katliam sonrası yargılamaları,  katliamın basına nasıl yansıdığını, devletin tutumunu ele almıyor. Bu katliamın mağdurlarının acılarının ne kadar yakıcı, yıkıcı ve unutulmaz olduğunu anlatıyor. 



Menekşe , hiç görmediği abisi ve ismini aldığı ablasının fotoğrafları ve hikayeleriyle büyüyor. Belgeselde Menekşe katliamı yaşayan pek çok kişiden ablasıyla abisini kaybettiği o lanet, korkunç günü dinliyor.




Bu katliamın suçlusu, tekbirlerle oteli yakan yobazlar ve olayı önlemeye çalışmayanlar.  Otelin oradan, evlerinden, makamlarından kıllarını kıpırdatmadan izleyenler. Geceleri nasıl uyurlar, hatta nasıl yaşarlar … ama zaten vicdan azabı çekecek kadar vicdanları olsa bu katliam olmazdı. Madımak Otelinde iki kızını yitiren anne "en iyi gününüz benden kötü olsun" diye feryat ederken ona katılmamak elde mi…


20 yıl geçti. Sivas’daki katliamın kurbanı insanların acısı hiç dinmedi. Unutmayalım , unutturmayalım ! Madımak Oteli bir Utanç Müzesi olana kadar uğraşalım. Hiç olmazsa bunu yapalım…



TÜRKÜLER YANMAZ !

Güneşin ak yüzüne bir duman çöktü
Bir türkü çığlıkla ateşe düştü
Kuytu bir köşede bir çiçek küstü
Döktü yaprağını boynunu büktü

Şu Sivas'ın elinde sazım çalınmaz
Güllerim yandı yüreğim dayanmaz

Kararmış yüreğin hiç ışığı olmaz
Bilmez misin ki türküler yanmaz
Günü gelir sanma hesap sorulmaz
Dayanır kapına Pir Sultan ölmez

Şu Sivas'ın elinde sazım çalınmaz
Güllerim yandı yüreğim dayanmaz




20 Eylül 2013 Cuma

İlle de Roman Olsun!

Çocukluğumdan beri kitap okumayı severim. Tam bir kitap kurdu sayılmam belki ama iş, çocuk ve günlük koşuşturmalarla cebelleşirken beni en çok rahatlatan şey fırsat bulduğum anlarda bir köşeye çekilip kitap okumak. Yıllarca aynı işyerinde çalıştığım, çok sevdiğim ve bu blogun oluşmasında çok katkısı olan arkadaşım Pelin sayesinde bir kitap kulübüne girdim geçtiğimiz senenin sonunda. Kulübün adı İlle de Roman Olsun. Ayda bir toplanan kitapsever İRO üyeleri bir önceki toplantıda seçilen ve tüm İRO üyeleri tarafından okunan kitabı bir moderator eşliğinde konuşup tartışıyor ve okunan kitapla ilgili düşünce ve bilgilerini kulübün internet sayfasından paylaşıyorlar.

Pelin’e minnettarım kitap kulübüne girmeme vesile olduğu için. Her toplantıda yeni birşeyler öğreniyorum. En önemlisi tanışmaktan çok mutlu olduğum insanlarla tanıştım. Ve belki de karşıma hiç çıkmayacak kitapları okudum. 

Son toplantımızda okuduğumuz kitabı çok sevmedim, bir önceki toplantımızın kitabından bahsetmek isterim size. Eğer güzel bir roman okumak istiyorsanız sonbaharın bu ilk günlerinde, tavsiye edebileceğim bir roman. Margaret Mazzantini IRO sayesinde tanıdığım bir yazar, bol ödüllü romanı “Sakın Kımıldama"yı severek okudum, IRO'nun internet sayfasında yazdığım yorumları buradan sizinle de paylaşmak iserim.

http://illederoman.com/



Bir kitabı sevip sevmeyeceğimi ilk sayfalarda hissederim genellikle. Ve seveceğimi hissedersem çok mutlu olurum, nadir fırsat bulduğum için çok kıymetli olan kendimle baş başa kalma anlarına güzel bir roman eşlik edecekse bu anlar daha da kıymetlenecektir. Sakın Kımıldama bu anlamda beni gayet memnun eden bir roman oldu.

Margaret Mazzantini’nin roman dili gayet akıcı. Romanın baş kahramanı cerrah Timoteo , kaza geçirip ölümle burun buruna gelen kızı ameliyata alındığında ona kendi geçmişinden bir hikaye anlatmaya başlıyor. Okuyucuyu da kısa zamanda bu hikayenin içine çekiyor.

Ben severek okudum bu romanı. Çok mutlu ve dinlendirici bir tatilde, kafam işten ve her türlü günlük telaşeden uzakken okuduğum için de cerrahın hikayesine iyice kaptırdım kendimi. Arada kitabı elimden bırakıp çarşaf gibi masmavi denize bakarken de romanın baş kahramanı Italia’yı kafamda canladırmaya çalıştım hep. Güzel bir romandı bence, tavsiye edebilirim gönül rahatlığıyla. 


Daha sonra yine sevgili IRO'cularla toplanıp kitaptan uyarlanarak çekilmiş filmi de seyrettik. Film yazarın eşi Sergio Castellitto tarafından çekilmiş. Filmde Italia’yı Penelope Cruz canlandırmış ve çok doğru bir seçim olmuş. Fırsat bulursanız seyredin derim.



Filmi seyrederken bir ara Leonard Cohen'den "If It Be Your Will" çaldı. Bu da benim için filmin güzel sürprizlerinden biri oldu. 






16 Eylül 2013 Pazartesi

Sakız Adası

Bildiğiniz gibi, bu baharı ve yazı iple çektim. Temmuzda bu senenin ilk deniz tatiline çıktım, Sakız Adası’na ve Selimiye’ye gittik. Daha yeni yazmaya fırsat buldum, her iki yeri de çok sevdim, naçizane önerilerimi paylaşmak isterim. Öncelikle Sakız Adası...

Temmuz’da iki günlüğüne gittiğimiz Sakız Adası benim  gittiğim ilk -ve şimdilik tek- Yunan Adası. Çeşme’den Sakız’a ulaşmak çok kolay , feribotla 45-50 dakikada varılıyor. Bir hafta uzun gelebilirdi ama 2-3 gün için kesinlikle öneririm. Biz 2 gece kaldık ve çok severek döndük. Otelimizin Kampos bölgesinde olması da adayı daha çok sevmemizi sağladı sanırım, çünkü adanın her tarafı Kampos kadar güzel değil. Hatta feribottan ilk inildiğinde gayet sıradan görünüyor ada , bizim betonlaşmış ve her türlü şirinliğini yitirmiş bazı sahillerimizi andırıyor. Ancak adanın güzel yerleri gayet sevimli ve doğru yerlere giderek Sakız Adasını çok sevmek mümkün. Günübirlik gidip dönecek olursanız pek aklınızda kalacak bir yer değil, gece kalacaksanız mutlaka Kampos bölgesinde kalmanızı öneririm.

Sakız adasındaki bütün plajlara gidecek vaktimiz olmadı , ama tesis olmayan , şemsiyesi , şezlongu ve duşu bulunmayan plajlar en güzelleriydi – çok konforlu değildi kabul ama aradığımız deniz güzelliğiyse bakir koylar en güzelleriydi . İlk gün çok yorgun olduğumuzdan denize öğlen yemeği yediğimiz yerin yer aldığı Megas Limnionas koyundan girdik. Oradaki deniz sıradandı, ama yediklerimizden -Agira Megas Limnionas Restaurant-  gayet memnun kaldık. Agira’nın sahibi Yorgo tam  bir Türk dostu . Kalamar , lakerda ve ahtapotu öneririm.

İlk gün sahilde biraz dinlendikten sonra feribottan iner inmez kiraladığımız arabayla Pirgi ve Mesta isimli tarihi köyleri görmeye gittik. Mesta, sanırım Sakız adasının en ünlü köyü. Labirent gibi, daracık sokakları olan bir Ortaçağ köyü. Zamanında güvenlik için dışarıya kapalı, etrafı duvarlarla çevrili bu köyde dünyaya kapalı bir yaşam sürmüş buranın insanları.  Daracık sokaklarda gezdikten sonra yemek ya da Frappe içmek için köy meydanı  çok hoş.

Mesta
Mesta Köyü Meydanı

Pirgi köyü ise binalardaki geometrik desenlerle ünlü bir köy. İnsanlar çok cana yakın, sokaklarda, kapı önlerinde oturan yaşlı kadınlar gülümsüyor , el sallıyor, her an muhabbete hazır bir halleri var. Pek çok adada olduğu gibi Sakız adasında da hayat yavaş, insanlar sakin.

Pirgi Köyü – tipik desenli evleri
Pirgi’de bir sokak

Sakız adasındaki ikinci günümüzü denizde geçirdik. Önce Mavra Volia isimli plaja gittik.  Burası volkanik plaj, siyah taslardan olusuyor. Denizi çok güzel ve o siyah taşlar insanı sakinleştiriyor. Buranın denizini o kadar çok sevdim ki hiç çıkmak istemedim. Plaj iptidai, şezlong, şemsiye gibi şeyler yok, sadece duş var , ancak o güzel deniz için taşların üzerinde yatmaya değer. Ve de zaten sanırım o taşların rahatlatıcı bir etkisi de var.

Mavra Volia Plajı

Öğleden sonra ise adanın en güney ucundaki Vroulidia  plajına gittik. Bu plaja yüksek bir yerden merdivenlerle iniliyor.  Yakınında herhangi bir tesis yok, tam mahrumiyet bölgesi , ancak deniz muazzam. Giderken su, içecek ve yiyecek stoklu gidilmesi isabet olur. Denizi turkuaz rengi, parmak uçları buruşuncaya kadar içinden çıkmak istenilmeyecek türden bir deniz. Pırı pırıl...

Vroulidia  plajı

Sakız adasına gidecek olursanız kaldığımız oteli gönül rahatlığıyla öneririm. Mouzaliko Otel, Kampos bölgesinde, güzel ve huzurlu bir avlusu olan, 7 dönüm narenciye bahçesi içinde çok sevimli bir otel. Sessiz, sakin, temiz, kahvaltısı harika. Otelin sahipleri  Kanadalı Suzie ve Sakızlı eşi Dimitris. Yıllar önce Montreal’de tanışmışlar. Adaya yerleşip bu oteli açmışlar. Sadece 8 odası var , bina 200 senelik. Kampos bölgesi adanın en güzel yerlerinden sanırım, tabi 2 günde adanın her yerini görmedim, ama otelimizin olduğu yer çok huzurlu ve çok sevimliydi. Taş duvarlarla çevrili, kocaman narenciye bahçeleri içinde, aile yadigarı taş konaklar. Bu konakların arasında 300-400 yıllık olanlar bile var. Arazilerinde limon, portakal, mandalina ağaçları ve bu ağaçları sulamak için konakların bahçelerinde kuyular. İnsanın içini huzurla dolduran, sakin, dar, güzel sokaklar. Mis gibi kokan çiçekli sarmaşıklarla bezenmiş kapılar.  Ama en güzeli o içinde kimbilir kaç nesil ailelerin yaşadığı güzelim taş konaklar ve avluları. Konaklar ve narenciye bahçeleri taştan yapılmış yüksek duvarlarla çevrili, duvarların yüksekliği limon ağaçlarını rüzgardan korumak için.

Mouzaliko Otel


Sakız adasındaki son gecenin akşamında Pomero Restaurant’ a gittik. Adaya gidenlere en hararetle önereceğim restaurant budur. Kampos bölgesinde, yüksekte bir noktada, manzarası çok güzel. Yemekler ve servis özenli. Biz adada iki gün boyunca sürekli ahtapot ve kalamar yedik. Pomero’da ikisi de çok güzeldi. Ben sevdim Sakız Adasını. En çok insanların sıcaklığını, adada gittiğimiz plajları ve yediğimiz yemekleri sevdim.

Her sene yeni bir ada görmeyi diliyorum. Bir sonraki yazıda sizi Marmaris Selimiye’ye götüreceğim  J

Ve günün şarkısı: Hurts – Wonderful Life


1 Ağustos 2013 Perşembe

OMAR HAKIM


Çok uzun zamandır yazamadım, tatile çıkmıştım ve dönüşte gittiğim yerleri anlatacaktım burada, tavsiyelerimle beraber. Ancak Temmuz ikinci hafta çıktığım tatil çok güzel geçmekle birlikte beni tam da ameliyat olduğum yerden ısıran bir böcek , sinek, örümcek, her ne ise, son iki haftadır canımdan bezdirdi. Tatilden dönerken protez takılan sol göğüste bir sızı başladı. İstanbul’a vardığımızda ağrının artması üzerine orada bir böcek ısırığı olduğunu farkettik. Hemen protezi takan cerrahı arayıp, durumu anlatıp onun yönlendirmesiyle antibiyotiğe başladım. Ancak o gece boyunca ateşlenip ağrıdan duramaz hale gelince Pazar sabahı apar topar acile gittik. Ameliyat yeri iyice şişmiş ve kıpkırmızı olmuştu, acısından yürüyemez hale gelmiştim. Kolumda katater, 1 hafta boyunca evde günde beş kez damardan antibiyotik alarak, enfeksiyon ve ateşle savaşarak yattım. Doktor enfeksiyonu antibiyotikle yenemezsek ameliyatla protezi alıp 3 ay sonra yenisini takacağız dedi. Dehşete düştüm, kış boyu yaşadıklarımdan sonra iki ameliyat fikri beni ziyadesiyle gerginliğe sevketti.

Neyse ki enfeksiyon büyük oranda geriledi, drenajla bayağı bir cerahat boşaltıldı ancak ödem geçmedi. Yine de çok daha iyiyim, en azından işe geliyorum ve damardan antibiyotikten kurtuldum. Hatta ayağa kalkar kalkmaz konsere bile gittim. Emirgan Sakıp Sabancı müzesinde Ramazanda Caz konserleri kapsamında olağanüstü, hatta insan üstü davulcu Omar Hakim konserine giderek dünya gözüyle inanılmaz davul çalışını canlı izledim . Son projesi ‘The Trio of OZ’ ile çıktı sahneye. Sakıp Sabancı müzesinin bahçesi küçük, kalabalık olmayan konserler için muhteşem bir ortam. Boğaz, çimenler, hafif bir esinti, çimenlerin üzerinde yayılıp konseri dinleyenler...Daha önce orada konser düzenlendi mi bilmiyorum. Ama yazın gerçekten çok güzel oluyor.
Omar Hakim bir davul dehası. Dinlerken sürekli “ama bu gerçek olamaz ki” diyerek inanamadığım, yeteneğine ağzımın açık kaldığı bir deha. Daha önce Youtube’da izleyip hayran olmuştum ama canlı izlemek harikaydı. Davul çalarken elleri, ayakları büyük bir ahenkle koşuyor, yetenekten bile öte birşey, şaşkınlıkla izledim. Bilmiyorum daha iyisi var mıdır, ama yaşayan en büyük davulcu derlerse hiç şaşmam. Ayakta alkışlamalara doyulmayacak bir davulcu. Dünya ahiret idolümdür bundan sonra :). Konserde Omar Hakim’e piyano ile eşlik eden cazın en yetenekli kadın piyanistlerinden Rachel Z ve kontrbas virtüözü Solomon Dorsey de muhteşemdi. Tekrar İstanbul’da konser verecek olurlarsa sakın ama sakın kaçırmayın derim ...
Miles Davis, David Bowie, Madonna, Celine Dion, Michael Jackson, Sting gibi dünyaca ünlü yıldızlarla çalışan Omar Hakim 1959’da New York’ta müzisyen bir ailede doğmuş.Trombon sanatçısı babasının da etkisiyle 5 yaşında davul çalarak müziğe başlamış. Hakim’in Daft Punk’ın yeni albümü ‘Random Access Memories’de yer alan ‘Giorgio by Moroder’ isimli şarkı için davul çalışını ekte verdiğim linkten dinleyin, şarkının özellikle 5. dakikasından sonra Omar Hakim’in davul eşliği inanılmaz güzel. Benim gibi bir davul delisinin defalarca başa sarıp dinleyeceği türden.

Ramazanda Caz konserleri bu akşam Önder Focan ‘Swing A la Turc’ ile sona erecek. Ve ben ona da gidiyorum :). Detaylarını anlatırım. Omar Hakim İstanbul’a bir daha ne zaman gelir bilinmez ama Önder Focan’ı Galata Kuledibi Sokak’ta Nardis Caz kulübünde dinleyebilirsiniz.




18 Haziran 2013 Salı

Yaşamaya Dair

Gözümüzün içine bakarak yalan söyleyen, kin kusan, haklı ve makul isteklerini duyurmak için sokaklara dökülen halkın üzerine gaz bombaları boca eden, revirlere bile gaz sıkan insanlarca yönetilen bir ülkede yaşıyoruz. Bu vahşet polis eliyle gerçekleşiyor olsa da bunu yapan iktidar. Son günlerde en çok yaşadığım his tiksinti ve nefret. Bir yandan da umut, çünkü toplum mühendisliğine soyunan korkunç bir kibire karşı ilk kez bu kadar sesimizi yükseltiyoruz. Günlerce gezi parkında yatan o insanlar hepimiz için umut oldu. Tarihe geçecek dimdik duruşlarına hayran oldum. O kadar özlemişim ki meğer birilerine, bir şeylere hayran olmayı…Ama direnişçilere duyduğum hayranlığı mutlulukla, coşkuyla yaşayamadım , üzülerek ve dehşetle tanık oldum bu güzel , medeni direnişin insanlığa sığmayacak, akıl almayacak bir vahşetle bastırılmaya calışılmasına.

Hayranlık demişken, bu kadar yürek yorgunluğu arasında, dev bir sanatçıya içim yaşama sevinciyle dolup taşarak sonsuz bir hayranlık duydum. Geçtiğimiz cumartesi akşamı Genco Erkal’ın, Nazım Hikmet’in ölümünün 50’nci yıl dönümü için uyarladığı ve yönettiği müzikli oyun ‘Yaşamaya Dair Bursa Cezaevi’nden Mektuplar’ı izlemek üzere Eminönü’ne gittik. 23 yıldır perde açtığı Muammer Karaca Tiyatrosu’ndan çıkarıldığı için aylardır gezici olarak eser sahneleyen Dostlar Tiyatrosu, bu yaz Genco Erkal’ın dedesinden kalma Eminönü’ndeki tarihi Ali Paşa Hanın avlusunda …
Muammer Karaca Tiyatrosu, geçtiğimiz Kasım’da Beyoğlu Belediyesi’nce kapatıldı ve 43 yıllık bir maziye sahip Dostlar Tiyatrosu kapı dışarı edildi. Ses Tiyatrosu’ndan sonra İstanbul’un en eski ikinci tiyatro salonu olan Muammer Karaca Tiyatrosu sanat düşmanı malum kişilerce binanın statik açıdan olumsuzluklar taşıdığı gerekçesiyle tahliye ettirildi. Genco Erkal tiyatronun tahliye edileceğini 15 gün önce öğrendiklerini belirtmiş. Dostlar Tiyatrosu her sezon öncesinde olduğu gibi belediyeye Muammer Karaca Tiyatrosu’nu kullanmak için başvuruda bulunduklarında bir türlü cevap alamamış.”Kararsızdılar, ne yapacaklarını bilmiyor havasındaydılar, binayı Büyükşehir Belediyesi’ne iade ederiz gibi konuşmalar oldu… Hep bir erteleme havası vardı. Bu sene anlaşma yapmaktan kaçındılar. Demek ki niyetleri böyle bir şeymiş. Sanki alıştıra alıştıra, fazla tepki uyandırmadan burayı bir şekilde kapatma gibi bir girişim var. Tüm bu süre boyunca, boşken, yaz sezonunda, bu bina düzeltilip tamir edilebilir ve yeni sezona yetiştirilebilinirdi oysa.” diyor değerli tiyatrocu.
Dostlar Tiyatrosu, Mayıs ayından beri Genco Erkal’ın dedesinden kalma , 185 kişilik açık hava tiyatrosu haline gelen aile yadigârı Ali Paşa Hanın avlusunda . Ve bu tarihi handa sahnelenen ilk oyun Genco Erkal’ın Nâzım Hikmet tutkusunun son ürünü “Yaşamaya Dair - Bursa Cezaevinden Mektuplar” . Muhteşem bir müzikli gösteri. Ve bu muhteşem gösterinin mekanı Ali Paşa Han, neredeyse büyülü bir mekan, benim gibi tarihi mekan hastaları için gerçek olamayacak kadar güzel bir yer. Bu gösteri için bu handan daha güzel bir dekor olamazdı.
Genco Erkal’a sahnede Tülay Günal eşlik ediyor. Nazım Hikmet’in Bursa Cezaevi’ndeki yaşamını, eşi Piraye Hanım'a olan tutkusunu anlatan oyun, tarihi hanın büyüleyici atmosferinde izleyicilere inanılmaz başarılı bir performans sunuyor. Piyano ve viyolonsel eşliğinde sahnelenen oyunda, Fazıl Say , Zülfü Livaneli , Cem Karaca , Tarık Öcal, Edip Akbayram, Tolga Çebi, Nadir Göktürk, Timur Selçuk’un Nazım şarkıları da seslendiriliyor. Genco Erkal’ın büyüleyen performansı sayesinde oyun oynanmıyor, neredeyse yaşanıyor, Eminönü'ndeki iki katlı kagir hanın avlusunda, tepemizde yıldızlar ve martı sesleriyle yaşanıyor.75 yaşında bu nasıl bir performans ! Sen çok yaşa Genco Erkal. Senin gibi insanlar çok yaşasın.

Tülay Günal ise hem çok başarılı bir şarkıcı, hem de inanılmaz iyi bir oyuncu. Benim hayatta en gıpta ettiğim insan türü. Sanatın bir ya da birkaç dalında çok başarılı olan insanları içinde haset olmayan bir şekilde kıskanıyorum. Kötü bir kıskançlık değil ama bu, hayran oluyorum, özeniyorum, keşke diyorum, benim de böyle bir yeteneğim olsa.  
Tarihi Ali Paşa Hanı rüyalarıma girecek kadar güzel ve etkileyici bir mekan. O hanın avlusunda durup saatlerce sarmaşık sarmış, revaklı üst kat kemerleri seyredebilirim. Hanın avluya açılan odalarına tek tek bakıp burada ne hayatlar yaşandı acaba diye sabahtan akşama hayal kurabilirim. Oyun başlamadan 1 saat once geldik kapıdan biletimizi almak için. Dükkan kepenkleri inmiş ıssız ve dar sokakta yürürken heyecanlanmaya başladım. Size de olur mu hiç, beni çok etkileyeceğini hissettiğim bir şeylere yaklaşırken çok heyecanlanırım. Ali Paşa Hanına yaklaşırken içim kıpır kıpır oldu. Şimdi dedim içimden, çok güzel bir şey çıkacak karşıma. Ve hanın kapısına vardığımızda hemen vuruldum bu eski püskü hana.
İki katlı hanın ortadaki avlusunun küçük köşesi sahne olmuş, büyük köşe ise anfi şeklinde tribün. Sahneyi oluşturan doğal dekora bir masa, sandalye ve bank eşlik ediyor. Başını yukarı kaldırınca güzelim üst kat revakları, ve daha da yukarı kaldırınca gökyüzü, yıldızlar.Martı sesleri. Bir yaz gecesinde 80 dakika boyunca insanı kendinden alan bir müzikli gösteri. Nazım Hikmet şiirlerinin en güzel yorumu. Harika sesiyle Tülay Günal'ın söylediği şarkılar …Muhteşem bir ışık tasarımı. Ve ne yazık ki oyunun sonuna doğru dışarıdan kulağımıza gelen ambulans sesleri. Çünkü kendini bilmez bir otoriteye direnen onurlu insanların üzerine saldırıldı yine. Haince, hunharca. Ve muhteşem sanatçıların inanılmaz güzel performansını büyüleyici bir ortamde izlerken içimize dolan o güzel duygular yerini öfkeye, acıya ve üzüntüye bıraktı.Oyun bitti , Genco Erkal ve Tülay Günal’ı ayakta alkışladık, bize bu kadar güzel birşey yaşattıkları için büyük bir minnet duyarak. “Her yer Taksim, Her yer Direniş” pankartlarımızı açtık karşılıklı. İçimiz kıpır kıpır çıktık oradan. Taksim’e giden yollar kapanmıştı yine. Arabamızda duran bayraklarımızı ve “Diren Gezi” pankartımızı açarak eve doğru yola koyulduk.

Eve dönene kadar ağzımızı bıçak açmadı. İçimizde kocaman bir öfke, boğazımızda bir yumru, ama aynı zamanda direnen onurlu insanların varlığıyla şenlenen çalkantılı bir ruh haliyle bitti gecemiz. İçinde Genco Erkal gibi, korkusuzca gaz dumanı altındaki meydanlarda onurunu savunan direnişçiler gibi, otelini yaralananlara sonuna kadar açan o güzel aile gibi insanlarla dolu bir ülke diledim bütün gece.



24 Mayıs 2013 Cuma

Angelina Jolie’nin Seçimi

Annesini 56 yaşında yumurtalık kanseri sebebiyle kaybeden Angelina Jolie, kendisinde yüzde 87 ihtimal olarak ifade edilen meme kanseri ve yüzde 50 ihtimal verilen yumurtalık kanseri riskine karşı iki memesini de aldırdı. Bu kararını My Medical Choice (Benim Tıbbi Seçimim) başlığıyla New York Times’da yazan oyuncu, göğüs kanseri riski taşıyan kadınlar için bu seçimi bir alternatif olarak paylaşmış.

Angelina Jolie ‘hatalı’ gen olarak bilinen, meme ve yumurtalık kanserine neden olan BRCA-1 genini taşıyor olduğu için her iki göğsünü de aldırmaya karar verdiğini açıkladı. Böylece doktorların tahliller sonucu %87 olarak belirttikleri meme kanseri riskinin artık sadece %5 olduğunu yazdı.
Angelina Jolie’nin bu haberiyle bende gen mutasyonu olup olmadığını tekrar düşünmeye başladım. Haberi okuduğum gün ameliyatımın üzerinden 6 ay geçmişti ve o gün ameliyatı yapan doktorumla kontrol randevum vardı. Angelina Jolie’nin bu kararını konuştuk. Doktorum bana daha önceki görüşmelerimizde bende  gen mutastonu olabileceğinden, BRCA1 genini taşıyor olabileceğimden bahsetmişti. Bunun anlaşılması için, tedaviler bittikten sonra  genetik test yaptırmamı önermişti.

Meme kanseri teşhisi konduğunda 39 yaşındaydım, yani erken sayılabilecek bir yaşta. Sağlıksız bir yaşam sürmedim, spor yaptım, içkiyi kırk yılda bir içtim, ev yemekleri ile düzgün beslendim, sigarayı içtim ama az, dolayısıyla bu yaşta kanser olmaya sebep olacak çok birşey yapmadım. Üstelik de anne tarafımda çok yoğun bir kadın nüfusu var ve biri bile meme kanseri olmadı, ailenin geç yaşta ölen kadınları dahil. Yani aile öyküsünde kanser yok. Sadece ablam ve ben meme kanseri olduk. Ablam da benim gibi, kanser riski oluşturacak bir yaşam sürmedi . Bizim durumumuzda hem ablamın doktorları, hem de benim doktorlarım ikimiz için de hatalı gen varlığının, yani BRCA1 söz konusu olabileceğini söylemişlerdi.

Meral Hanım , benim mastektomi ameliyatımı yapan doktor , “Şimdi yorgunsunuz, bu yazı güzelce geçirin, tedavileriniz bitsin, ondan sonra gen mutasyonu olup olmadığını öğrenmek için genetik testi yaptırırsınız. BRCA1 veya BRCA2 geni taşıyorsanız diğer göğsünüzü ve yumurtalıklarınızı aldırmayı düşünebilirsiniz” dedi. O günden beri düşünüyorum, yeniden kanser riskine karşı diğer göğsümü de feda eder miyim? Yaşadıklarımı bir  daha yaşamamak için herşeyi yapabilirim gibi geliyor bazen. Ama aynı ameliyatı bir daha olmak ? İlkinde zaten yapacak birşey yoktu, artık kanser olmuştum ve Her2 proteini ile beslenen agresif eğilimli meme kanseri tipi idi, dolayısıyla olan olmuştu ve hemen ameliyat olmak zorundaydım.

Yeniden kanser olmayı beklemeden diğer göğsümü de aldırır mıyım ? Bilmiyorum. Herhalde aldıramam. Zaten henüz genetik testi yaptırmadan ve gen mutasyonu olup olmadığını bilmeden yorum yapamam. Ama Angelina Jolie’yi anlayabiliyorum. Annesinin kanserle mücadele ederken yaşadıklarını görmüş ve çok keskin bir tedbir olmakla birlikte mastektomi ile iki memesini de aldırmış. Tamamen kendi seçimi.

Bu seçimle ilgili pek çok yorum var. Genetik testle mutasyon teşhis edildiği için risk çok yüksek olduğundan ünlü oyuncunun yaptığı gibi, her iki meme dokusunun alınması mantıksız bir karar değil. Ama diğer bir opsiyon da ameliyat olmayıp çok yakın takip. Bunda kanserin oluşumu engellenemez ama erken safhada teşhis edilebilir. Çok fazla yorum var, yakında hepsini özetleyeceğim. Şimdilik unutalım bunları ve önümüzdeki haftasonuna bakalım.