11 Kasım 2013 Pazartesi

Her Millet Layık Olduğu Şekilde Yönetilir

Evlerin içine bile müdahele etmeye kalkıyorlar artık. "Yok artık" diyeceğimiz birşey kalmayacak galiba yakında. Gerçekten bu kadarını hakettik mi milletçe ?

"Her Millet Layık Olduğu Şekilde Yönetilir". Doğru galiba. 

Atam , sen bize fazlaymışsın. 





Dünyanın En Tuhaf Mahluku

Akrep gibisin kardeşim, 
korkak bir karanlık içindesin akrep gibi. 
Serçe gibisin kardeşim, 
serçenin telaşı içindesin. 
Midye gibisin kardeşim, 
midye gibi kapalı, rahat. 
Ve sönmüş bir yanardağ ağzı gibi korkunçsun, kardeşim.
Bir değil,
beş değil,
yüz milyonlarlasın maalesef.
Koyun gibisin kardeşim,
gocuklu celep kaldırınca sopasını
sürüye katılıverirsin hemen
ve âdeta mağrur, koşarsın salhaneye.
Dünyanın en tuhaf mahlukusun yani,
hani şu derya içre olup
deryayı bilmiyen balıktan da tuhaf.
Ve bu dünyada, bu zulüm
senin sayende.
Ve açsak, yorgunsak, alkan içindeysek eğer
ve hâlâ şarabımızı vermek için üzüm gibi eziliyorsak
kabahat senin,
- demeğe de dilim varmıyor ama -
kabahatın çoğu senin, canım kardeşim!

Nazim Hikmet

5 Kasım 2013 Salı

Ağaç Yaşken Eğilir ! Eğilmese olmaz mı?

Şimdiki çocukların bir bölümü çok şanslı. Hangileri mi ? “Ağaç Yaşken Eğilir” şeklindeki bilindik atasözüne göre yetiştirilmeyen , kendi görüşlerini, ilgi alanlarını geliştirmeye izin verilen çocuklar. Benim çocukluğumu yaşadığım yıllarda büyüklerin, her türlü otoritenin sözünü kayıtsız , şartsız dinlemek en geçerli davranış biçimiydi. Başka türlü davranışlar yadırganırdı, çıkıntılık olarak değerlendirildi. Vali ya da bilmemne bakanı geçecek diye saatlerce soğuktan donarak yol kenarında bekletilen çocuklardık biz. Farklı bir fikir ya da davranış geliştirdiğimizde değil, sadece biat ettiğimizde “Aferin” alırdık. Toplumun çoğuna hakim biat kültürü nereden kaynaklı diye merak etmeye gerek var mı ?


Bu hafta Ali Efe yeni bir anaokuluna başladı. Başka bir anaokuluna gidiyordu , tekrar yeni bir okula alışma sürecine girmenin bütün sancılarını göze alıp başka bir anaokuluna geçtik – ki hep aynı yerlerde çalışan , aynı yerlere giden , aynı insanlarla iş yapan bir insan olarak daha sene başında okul değişimi bizim için radikal bir hareket oldu. Ama yeni anaokulu her açıdan içime sindi ve Ali Efe’yi ilk götürdüğüm gün girişte gözüme çarpan şu yazı bana doğru yerdeyim dedirtti :


"Ağaçlar yaşken eğilmeyecek , tam tersine dallarını ister güneşe, ister bulutlara, ister yıldızlara doğru uzatarak özgürce büyüyecekler."

Bir takım güzel alışkanlıkları çocuklukta kazandırmak çok isabetli olur tabi : Kitap okuma, spor yapma, sağlıklı beslenme alışkanlığı, nezaket , ve benzeri pek çok güzel alışkanlık, tavır. Ağaç yaşken eğilsin o zaman, güzel alışkanlıklar, güzel davranışlar için. Sorgusuz, sualsiz itaat için değil ama !

3 Kasım 2013 Pazar

Özlemiştik Behzat Ç.

Dizisine ne zaman denk gelsem zevkle izlemiştim Behzat Ç.’yi. Ancak televizyon izlemeyi sevmediğimden dizileri düzenli seyretmediğim için filmi yapılsa keşke diyordum. Neyse ki Ekim 2011’de ilk film geldi : Seni Kalbime Gömdüm. Bu ilk film Emrah Serbes'in Son Hafriyat adlı romanından esinlenilerek hazırlanmış, ‘Behzat Ç. Bir Ankara Polisiyesi’ dizisinin oyuncu ve yapımcı kadrosu ile çekilmişti. Vizyona girdiğinde izlemiş ve de tüm Behzat Ç. hayranları gibi filme bayılmıştım.




Dün akşam sabırsızlıkla beklediğim 2. film Behzat Ç. Ankara Yanıyor’a gittim. Amirimi ve ekibini sansürsüz izlemek büyük zevkti. Film daha başlarda bizi Gezi atmosferine götürüp o günleri hatırlatıyor. Hoş, hatırlanacak bir şey değil, artık Gezi Ruhu ayrılmaz bir parçamız. Sineğe , börtü böceğe ilaç sıkar gibi ağaçlarını, özgürlüklerini savunmaya çalışan insanlara gaz sıkan polisleri , evlerin içine kadar atılan gaz bombalarını , copları arada fon olarak görüyoruz filmde. Böylece amirim ve ekibi Gezi’ye selam yolluyorlar.

Dizi olarak devam ederken RTÜK ve benzerleri tarafından rahat bırakılmayan Behzat Ç. filmlerde kurtlarını dökebiliyor neyse ki. Gerçi onca baskıya rağmen dizi olarak da gayet cesurdu.  Tavsiye ederim demek gereksiz olacak çünkü tüm sevenleri yana yakıla bekliyordur filmi ve halihazırda gitmiştir ya da tez gidecektir zaten.



Ve filmin sonundan : "Çatışıyorlar."... "Çatışmıyorlar. Direniyorlar."

Shocking Blue

Nasıl daha önce keşfetmedim diye hayıflandığım eskilerden bir rock grubu Shocking Blue. 1967’de kurulan Hollanda’lı grubun en bilinen şarkıları Venüs. Daha sonra farkli gruplar tarafından da çalınıp 1 numaraya birden fazla yükselmiş kült parça. Şarkılarını cover’lamış olanları bile üne kavuşturan grubun neredeyse tüm şarkıları güzel. Çocukluğunu 70’lerde yaşamış biri olarak o yıllarda çekilen klipler beni çok etkiliyor. Shocking Blue şarkıları güne güzel başlamak için süper seçim.



Grubun vokalisti Mariska Veres kansere yenilerek hayatını kaybeden güzel insanlardan biri. Çingenelerin egzotizmine sahip güzel gözlü Mariska’nın sesi harika. Grup 1974’de dağıldıktan sonra Mariska müzik kariyerine solo yaparak devam etmiş. Henüz 59 yaşındayken baş belası kanser onu hayranlarından, sevenlerinden ayırmış. Hayatında uyuşturucuya bulaşmamış, içki ve sigara bile kullanmamış Mariska Veres. Hayatta en sevdiği şeyler: kediler, çay ve kekmiş.



Mariska Veres’in vokaliyle benim gönlümü kazanan, bana çocukluğumu hatırlatan Shocking Blue’dan en sevdiğim şarkı aşağıdaki linkte, severseniz diğer güzel şarkıları :

never marry a railroad man
shocking you
venus
waterloo
inkpot
long and lonesome road
never release the one you love
hello darkness
hot sand
california here i come
love buzz
blossom lady
let me carry your bag

29 Ekim 2013 Salı

Yaşasın Cumhuriyetimizin 90. Yılı






Atatürk diyor ki : "Ben manevi miras olarak hiçbir ayet, hiçbir dogma, hiçbir donmuş ve kalıplaşmış kural bırakmıyorum. Benim manevi mirasım bilim ve akıldır. Benden sonrakiler, bizim aşmak zorunda olduğumuz çetin ve köklü zorluklar karşısında, belki amaçlara tamamen eremediğimizi, fakat asla ödün vermediğimizi, akıl ve bilimi rehber edindiğimizi onaylayacaklardır. Zaman süratle ilerliyor, ulusların, toplumların, bireyleri mutluluk ve mutsuzluk anlayışları değişiyor. Böyle bir dünyada asla değişmeyecek hükümler getirdiğini iddia etmek, aklın ve bilimin gelişmesini yadsımak olur…" 




11 Ekim 2013 Cuma

Madımak - Menekşe'den Önce


Bir insan ne kadar vahşi, acımasız, korkunç olabilir ?  Madımak’ta 35 canı yakan yobazlar, bazı insanların kötülüğünün hiçbir sınırı olmadığının örneğidir. İnsanın aklının almayacağı bir kötülüğün simgesidir. Madımak vahşetinin üzerinden 20 yıl geçti, yakınlarını bu katliamda kaybeden insanların acısı hiç geçmedi. Nasıl geçer ki? Bu insanlık suçunun firari olan 5 sanığı ile ilgili kısmı, 13 Mart 2012 tarihinde zaman aşımından düşürüldü. Ama acı için zaman aşımı yok.

Madımak’ta yaşanan vahşetin belgeselinin gösterime girdiğini duyunca , seyrederken çok dağlanır mıyım diye biraz tereddüt ettim önce. Ama gitmek lazım, unutmamak, unutturmamak lazım. Ayrıca bizim film sırasındaki üzüntümüzün , isyanımızın bu vahşette canlarını, çocuklarını , yakınlarını kaybedenlerin bitmez acısı yanında ne önemi var. Ateş sadece ama sadece düştüğü yeri  yakıyor.




Menekşe'den Önce Madımak Oteli'ndeki yobaz kundaklamasından kurtulanların ve yakınlarını Madımak'ta kaybetmiş kişilerin tanıklıklarını gösteren bir belgesel. Pir Sultan Abdal şenlikleri kapsamında 2 Temmuz 1993’de Sivas valisinin davetlisi olarak gelen ve saatlerce kurtarılmayı bekledikten sonra diri diri yakılan o güzel insanların trajedisini anlatıyor. Sivas’taki katliamda ölen iki kardeş Koray Kaya (daha 12 yaşındaydı) ve Menekşe Kaya’nın ölümlerinden 2-3 yıl sonra doğan kardeşleri Menekşe’ye tanıkların anlattıklarını izliyoruz. Yangından kurtulanların tanıklıklarını , sevdiklerini kaybedenlerin acılarını dinliyoruz içimiz acıyarak ve isyan ederek.
Bu belgesel aslında pek çok soruya cevap vermiyor. Oteli yakanların kimler olduğunu, o dönemdeki iktidarı, katliam sonrası yargılamaları,  katliamın basına nasıl yansıdığını, devletin tutumunu ele almıyor. Bu katliamın mağdurlarının acılarının ne kadar yakıcı, yıkıcı ve unutulmaz olduğunu anlatıyor. 



Menekşe , hiç görmediği abisi ve ismini aldığı ablasının fotoğrafları ve hikayeleriyle büyüyor. Belgeselde Menekşe katliamı yaşayan pek çok kişiden ablasıyla abisini kaybettiği o lanet, korkunç günü dinliyor.




Bu katliamın suçlusu, tekbirlerle oteli yakan yobazlar ve olayı önlemeye çalışmayanlar.  Otelin oradan, evlerinden, makamlarından kıllarını kıpırdatmadan izleyenler. Geceleri nasıl uyurlar, hatta nasıl yaşarlar … ama zaten vicdan azabı çekecek kadar vicdanları olsa bu katliam olmazdı. Madımak Otelinde iki kızını yitiren anne "en iyi gününüz benden kötü olsun" diye feryat ederken ona katılmamak elde mi…


20 yıl geçti. Sivas’daki katliamın kurbanı insanların acısı hiç dinmedi. Unutmayalım , unutturmayalım ! Madımak Oteli bir Utanç Müzesi olana kadar uğraşalım. Hiç olmazsa bunu yapalım…



TÜRKÜLER YANMAZ !

Güneşin ak yüzüne bir duman çöktü
Bir türkü çığlıkla ateşe düştü
Kuytu bir köşede bir çiçek küstü
Döktü yaprağını boynunu büktü

Şu Sivas'ın elinde sazım çalınmaz
Güllerim yandı yüreğim dayanmaz

Kararmış yüreğin hiç ışığı olmaz
Bilmez misin ki türküler yanmaz
Günü gelir sanma hesap sorulmaz
Dayanır kapına Pir Sultan ölmez

Şu Sivas'ın elinde sazım çalınmaz
Güllerim yandı yüreğim dayanmaz




20 Eylül 2013 Cuma

İlle de Roman Olsun!

Çocukluğumdan beri kitap okumayı severim. Tam bir kitap kurdu sayılmam belki ama iş, çocuk ve günlük koşuşturmalarla cebelleşirken beni en çok rahatlatan şey fırsat bulduğum anlarda bir köşeye çekilip kitap okumak. Yıllarca aynı işyerinde çalıştığım, çok sevdiğim ve bu blogun oluşmasında çok katkısı olan arkadaşım Pelin sayesinde bir kitap kulübüne girdim geçtiğimiz senenin sonunda. Kulübün adı İlle de Roman Olsun. Ayda bir toplanan kitapsever İRO üyeleri bir önceki toplantıda seçilen ve tüm İRO üyeleri tarafından okunan kitabı bir moderator eşliğinde konuşup tartışıyor ve okunan kitapla ilgili düşünce ve bilgilerini kulübün internet sayfasından paylaşıyorlar.

Pelin’e minnettarım kitap kulübüne girmeme vesile olduğu için. Her toplantıda yeni birşeyler öğreniyorum. En önemlisi tanışmaktan çok mutlu olduğum insanlarla tanıştım. Ve belki de karşıma hiç çıkmayacak kitapları okudum. 

Son toplantımızda okuduğumuz kitabı çok sevmedim, bir önceki toplantımızın kitabından bahsetmek isterim size. Eğer güzel bir roman okumak istiyorsanız sonbaharın bu ilk günlerinde, tavsiye edebileceğim bir roman. Margaret Mazzantini IRO sayesinde tanıdığım bir yazar, bol ödüllü romanı “Sakın Kımıldama"yı severek okudum, IRO'nun internet sayfasında yazdığım yorumları buradan sizinle de paylaşmak iserim.

http://illederoman.com/



Bir kitabı sevip sevmeyeceğimi ilk sayfalarda hissederim genellikle. Ve seveceğimi hissedersem çok mutlu olurum, nadir fırsat bulduğum için çok kıymetli olan kendimle baş başa kalma anlarına güzel bir roman eşlik edecekse bu anlar daha da kıymetlenecektir. Sakın Kımıldama bu anlamda beni gayet memnun eden bir roman oldu.

Margaret Mazzantini’nin roman dili gayet akıcı. Romanın baş kahramanı cerrah Timoteo , kaza geçirip ölümle burun buruna gelen kızı ameliyata alındığında ona kendi geçmişinden bir hikaye anlatmaya başlıyor. Okuyucuyu da kısa zamanda bu hikayenin içine çekiyor.

Ben severek okudum bu romanı. Çok mutlu ve dinlendirici bir tatilde, kafam işten ve her türlü günlük telaşeden uzakken okuduğum için de cerrahın hikayesine iyice kaptırdım kendimi. Arada kitabı elimden bırakıp çarşaf gibi masmavi denize bakarken de romanın baş kahramanı Italia’yı kafamda canladırmaya çalıştım hep. Güzel bir romandı bence, tavsiye edebilirim gönül rahatlığıyla. 


Daha sonra yine sevgili IRO'cularla toplanıp kitaptan uyarlanarak çekilmiş filmi de seyrettik. Film yazarın eşi Sergio Castellitto tarafından çekilmiş. Filmde Italia’yı Penelope Cruz canlandırmış ve çok doğru bir seçim olmuş. Fırsat bulursanız seyredin derim.



Filmi seyrederken bir ara Leonard Cohen'den "If It Be Your Will" çaldı. Bu da benim için filmin güzel sürprizlerinden biri oldu.