5 Kasım 2013 Salı

Ağaç Yaşken Eğilir ! Eğilmese olmaz mı?

Şimdiki çocukların bir bölümü çok şanslı. Hangileri mi ? “Ağaç Yaşken Eğilir” şeklindeki bilindik atasözüne göre yetiştirilmeyen , kendi görüşlerini, ilgi alanlarını geliştirmeye izin verilen çocuklar. Benim çocukluğumu yaşadığım yıllarda büyüklerin, her türlü otoritenin sözünü kayıtsız , şartsız dinlemek en geçerli davranış biçimiydi. Başka türlü davranışlar yadırganırdı, çıkıntılık olarak değerlendirildi. Vali ya da bilmemne bakanı geçecek diye saatlerce soğuktan donarak yol kenarında bekletilen çocuklardık biz. Farklı bir fikir ya da davranış geliştirdiğimizde değil, sadece biat ettiğimizde “Aferin” alırdık. Toplumun çoğuna hakim biat kültürü nereden kaynaklı diye merak etmeye gerek var mı ?


Bu hafta Ali Efe yeni bir anaokuluna başladı. Başka bir anaokuluna gidiyordu , tekrar yeni bir okula alışma sürecine girmenin bütün sancılarını göze alıp başka bir anaokuluna geçtik – ki hep aynı yerlerde çalışan , aynı yerlere giden , aynı insanlarla iş yapan bir insan olarak daha sene başında okul değişimi bizim için radikal bir hareket oldu. Ama yeni anaokulu her açıdan içime sindi ve Ali Efe’yi ilk götürdüğüm gün girişte gözüme çarpan şu yazı bana doğru yerdeyim dedirtti :


"Ağaçlar yaşken eğilmeyecek , tam tersine dallarını ister güneşe, ister bulutlara, ister yıldızlara doğru uzatarak özgürce büyüyecekler."

Bir takım güzel alışkanlıkları çocuklukta kazandırmak çok isabetli olur tabi : Kitap okuma, spor yapma, sağlıklı beslenme alışkanlığı, nezaket , ve benzeri pek çok güzel alışkanlık, tavır. Ağaç yaşken eğilsin o zaman, güzel alışkanlıklar, güzel davranışlar için. Sorgusuz, sualsiz itaat için değil ama !

3 Kasım 2013 Pazar

Özlemiştik Behzat Ç.

Dizisine ne zaman denk gelsem zevkle izlemiştim Behzat Ç.’yi. Ancak televizyon izlemeyi sevmediğimden dizileri düzenli seyretmediğim için filmi yapılsa keşke diyordum. Neyse ki Ekim 2011’de ilk film geldi : Seni Kalbime Gömdüm. Bu ilk film Emrah Serbes'in Son Hafriyat adlı romanından esinlenilerek hazırlanmış, ‘Behzat Ç. Bir Ankara Polisiyesi’ dizisinin oyuncu ve yapımcı kadrosu ile çekilmişti. Vizyona girdiğinde izlemiş ve de tüm Behzat Ç. hayranları gibi filme bayılmıştım.




Dün akşam sabırsızlıkla beklediğim 2. film Behzat Ç. Ankara Yanıyor’a gittim. Amirimi ve ekibini sansürsüz izlemek büyük zevkti. Film daha başlarda bizi Gezi atmosferine götürüp o günleri hatırlatıyor. Hoş, hatırlanacak bir şey değil, artık Gezi Ruhu ayrılmaz bir parçamız. Sineğe , börtü böceğe ilaç sıkar gibi ağaçlarını, özgürlüklerini savunmaya çalışan insanlara gaz sıkan polisleri , evlerin içine kadar atılan gaz bombalarını , copları arada fon olarak görüyoruz filmde. Böylece amirim ve ekibi Gezi’ye selam yolluyorlar.

Dizi olarak devam ederken RTÜK ve benzerleri tarafından rahat bırakılmayan Behzat Ç. filmlerde kurtlarını dökebiliyor neyse ki. Gerçi onca baskıya rağmen dizi olarak da gayet cesurdu.  Tavsiye ederim demek gereksiz olacak çünkü tüm sevenleri yana yakıla bekliyordur filmi ve halihazırda gitmiştir ya da tez gidecektir zaten.



Ve filmin sonundan : "Çatışıyorlar."... "Çatışmıyorlar. Direniyorlar."

Shocking Blue

Nasıl daha önce keşfetmedim diye hayıflandığım eskilerden bir rock grubu Shocking Blue. 1967’de kurulan Hollanda’lı grubun en bilinen şarkıları Venüs. Daha sonra farkli gruplar tarafından da çalınıp 1 numaraya birden fazla yükselmiş kült parça. Şarkılarını cover’lamış olanları bile üne kavuşturan grubun neredeyse tüm şarkıları güzel. Çocukluğunu 70’lerde yaşamış biri olarak o yıllarda çekilen klipler beni çok etkiliyor. Shocking Blue şarkıları güne güzel başlamak için süper seçim.



Grubun vokalisti Mariska Veres kansere yenilerek hayatını kaybeden güzel insanlardan biri. Çingenelerin egzotizmine sahip güzel gözlü Mariska’nın sesi harika. Grup 1974’de dağıldıktan sonra Mariska müzik kariyerine solo yaparak devam etmiş. Henüz 59 yaşındayken baş belası kanser onu hayranlarından, sevenlerinden ayırmış. Hayatında uyuşturucuya bulaşmamış, içki ve sigara bile kullanmamış Mariska Veres. Hayatta en sevdiği şeyler: kediler, çay ve kekmiş.



Mariska Veres’in vokaliyle benim gönlümü kazanan, bana çocukluğumu hatırlatan Shocking Blue’dan en sevdiğim şarkı aşağıdaki linkte, severseniz diğer güzel şarkıları :

never marry a railroad man
shocking you
venus
waterloo
inkpot
long and lonesome road
never release the one you love
hello darkness
hot sand
california here i come
love buzz
blossom lady
let me carry your bag

29 Ekim 2013 Salı

Yaşasın Cumhuriyetimizin 90. Yılı






Atatürk diyor ki : "Ben manevi miras olarak hiçbir ayet, hiçbir dogma, hiçbir donmuş ve kalıplaşmış kural bırakmıyorum. Benim manevi mirasım bilim ve akıldır. Benden sonrakiler, bizim aşmak zorunda olduğumuz çetin ve köklü zorluklar karşısında, belki amaçlara tamamen eremediğimizi, fakat asla ödün vermediğimizi, akıl ve bilimi rehber edindiğimizi onaylayacaklardır. Zaman süratle ilerliyor, ulusların, toplumların, bireyleri mutluluk ve mutsuzluk anlayışları değişiyor. Böyle bir dünyada asla değişmeyecek hükümler getirdiğini iddia etmek, aklın ve bilimin gelişmesini yadsımak olur…" 




11 Ekim 2013 Cuma

Madımak - Menekşe'den Önce


Bir insan ne kadar vahşi, acımasız, korkunç olabilir ?  Madımak’ta 35 canı yakan yobazlar, bazı insanların kötülüğünün hiçbir sınırı olmadığının örneğidir. İnsanın aklının almayacağı bir kötülüğün simgesidir. Madımak vahşetinin üzerinden 20 yıl geçti, yakınlarını bu katliamda kaybeden insanların acısı hiç geçmedi. Nasıl geçer ki? Bu insanlık suçunun firari olan 5 sanığı ile ilgili kısmı, 13 Mart 2012 tarihinde zaman aşımından düşürüldü. Ama acı için zaman aşımı yok.

Madımak’ta yaşanan vahşetin belgeselinin gösterime girdiğini duyunca , seyrederken çok dağlanır mıyım diye biraz tereddüt ettim önce. Ama gitmek lazım, unutmamak, unutturmamak lazım. Ayrıca bizim film sırasındaki üzüntümüzün , isyanımızın bu vahşette canlarını, çocuklarını , yakınlarını kaybedenlerin bitmez acısı yanında ne önemi var. Ateş sadece ama sadece düştüğü yeri  yakıyor.




Menekşe'den Önce Madımak Oteli'ndeki yobaz kundaklamasından kurtulanların ve yakınlarını Madımak'ta kaybetmiş kişilerin tanıklıklarını gösteren bir belgesel. Pir Sultan Abdal şenlikleri kapsamında 2 Temmuz 1993’de Sivas valisinin davetlisi olarak gelen ve saatlerce kurtarılmayı bekledikten sonra diri diri yakılan o güzel insanların trajedisini anlatıyor. Sivas’taki katliamda ölen iki kardeş Koray Kaya (daha 12 yaşındaydı) ve Menekşe Kaya’nın ölümlerinden 2-3 yıl sonra doğan kardeşleri Menekşe’ye tanıkların anlattıklarını izliyoruz. Yangından kurtulanların tanıklıklarını , sevdiklerini kaybedenlerin acılarını dinliyoruz içimiz acıyarak ve isyan ederek.
Bu belgesel aslında pek çok soruya cevap vermiyor. Oteli yakanların kimler olduğunu, o dönemdeki iktidarı, katliam sonrası yargılamaları,  katliamın basına nasıl yansıdığını, devletin tutumunu ele almıyor. Bu katliamın mağdurlarının acılarının ne kadar yakıcı, yıkıcı ve unutulmaz olduğunu anlatıyor. 



Menekşe , hiç görmediği abisi ve ismini aldığı ablasının fotoğrafları ve hikayeleriyle büyüyor. Belgeselde Menekşe katliamı yaşayan pek çok kişiden ablasıyla abisini kaybettiği o lanet, korkunç günü dinliyor.




Bu katliamın suçlusu, tekbirlerle oteli yakan yobazlar ve olayı önlemeye çalışmayanlar.  Otelin oradan, evlerinden, makamlarından kıllarını kıpırdatmadan izleyenler. Geceleri nasıl uyurlar, hatta nasıl yaşarlar … ama zaten vicdan azabı çekecek kadar vicdanları olsa bu katliam olmazdı. Madımak Otelinde iki kızını yitiren anne "en iyi gününüz benden kötü olsun" diye feryat ederken ona katılmamak elde mi…


20 yıl geçti. Sivas’daki katliamın kurbanı insanların acısı hiç dinmedi. Unutmayalım , unutturmayalım ! Madımak Oteli bir Utanç Müzesi olana kadar uğraşalım. Hiç olmazsa bunu yapalım…



TÜRKÜLER YANMAZ !

Güneşin ak yüzüne bir duman çöktü
Bir türkü çığlıkla ateşe düştü
Kuytu bir köşede bir çiçek küstü
Döktü yaprağını boynunu büktü

Şu Sivas'ın elinde sazım çalınmaz
Güllerim yandı yüreğim dayanmaz

Kararmış yüreğin hiç ışığı olmaz
Bilmez misin ki türküler yanmaz
Günü gelir sanma hesap sorulmaz
Dayanır kapına Pir Sultan ölmez

Şu Sivas'ın elinde sazım çalınmaz
Güllerim yandı yüreğim dayanmaz




20 Eylül 2013 Cuma

İlle de Roman Olsun!

Çocukluğumdan beri kitap okumayı severim. Tam bir kitap kurdu sayılmam belki ama iş, çocuk ve günlük koşuşturmalarla cebelleşirken beni en çok rahatlatan şey fırsat bulduğum anlarda bir köşeye çekilip kitap okumak. Yıllarca aynı işyerinde çalıştığım, çok sevdiğim ve bu blogun oluşmasında çok katkısı olan arkadaşım Pelin sayesinde bir kitap kulübüne girdim geçtiğimiz senenin sonunda. Kulübün adı İlle de Roman Olsun. Ayda bir toplanan kitapsever İRO üyeleri bir önceki toplantıda seçilen ve tüm İRO üyeleri tarafından okunan kitabı bir moderator eşliğinde konuşup tartışıyor ve okunan kitapla ilgili düşünce ve bilgilerini kulübün internet sayfasından paylaşıyorlar.

Pelin’e minnettarım kitap kulübüne girmeme vesile olduğu için. Her toplantıda yeni birşeyler öğreniyorum. En önemlisi tanışmaktan çok mutlu olduğum insanlarla tanıştım. Ve belki de karşıma hiç çıkmayacak kitapları okudum. 

Son toplantımızda okuduğumuz kitabı çok sevmedim, bir önceki toplantımızın kitabından bahsetmek isterim size. Eğer güzel bir roman okumak istiyorsanız sonbaharın bu ilk günlerinde, tavsiye edebileceğim bir roman. Margaret Mazzantini IRO sayesinde tanıdığım bir yazar, bol ödüllü romanı “Sakın Kımıldama"yı severek okudum, IRO'nun internet sayfasında yazdığım yorumları buradan sizinle de paylaşmak iserim.

http://illederoman.com/



Bir kitabı sevip sevmeyeceğimi ilk sayfalarda hissederim genellikle. Ve seveceğimi hissedersem çok mutlu olurum, nadir fırsat bulduğum için çok kıymetli olan kendimle baş başa kalma anlarına güzel bir roman eşlik edecekse bu anlar daha da kıymetlenecektir. Sakın Kımıldama bu anlamda beni gayet memnun eden bir roman oldu.

Margaret Mazzantini’nin roman dili gayet akıcı. Romanın baş kahramanı cerrah Timoteo , kaza geçirip ölümle burun buruna gelen kızı ameliyata alındığında ona kendi geçmişinden bir hikaye anlatmaya başlıyor. Okuyucuyu da kısa zamanda bu hikayenin içine çekiyor.

Ben severek okudum bu romanı. Çok mutlu ve dinlendirici bir tatilde, kafam işten ve her türlü günlük telaşeden uzakken okuduğum için de cerrahın hikayesine iyice kaptırdım kendimi. Arada kitabı elimden bırakıp çarşaf gibi masmavi denize bakarken de romanın baş kahramanı Italia’yı kafamda canladırmaya çalıştım hep. Güzel bir romandı bence, tavsiye edebilirim gönül rahatlığıyla. 


Daha sonra yine sevgili IRO'cularla toplanıp kitaptan uyarlanarak çekilmiş filmi de seyrettik. Film yazarın eşi Sergio Castellitto tarafından çekilmiş. Filmde Italia’yı Penelope Cruz canlandırmış ve çok doğru bir seçim olmuş. Fırsat bulursanız seyredin derim.



Filmi seyrederken bir ara Leonard Cohen'den "If It Be Your Will" çaldı. Bu da benim için filmin güzel sürprizlerinden biri oldu. 






16 Eylül 2013 Pazartesi

Sakız Adası

Bildiğiniz gibi, bu baharı ve yazı iple çektim. Temmuzda bu senenin ilk deniz tatiline çıktım, Sakız Adası’na ve Selimiye’ye gittik. Daha yeni yazmaya fırsat buldum, her iki yeri de çok sevdim, naçizane önerilerimi paylaşmak isterim. Öncelikle Sakız Adası...

Temmuz’da iki günlüğüne gittiğimiz Sakız Adası benim  gittiğim ilk -ve şimdilik tek- Yunan Adası. Çeşme’den Sakız’a ulaşmak çok kolay , feribotla 45-50 dakikada varılıyor. Bir hafta uzun gelebilirdi ama 2-3 gün için kesinlikle öneririm. Biz 2 gece kaldık ve çok severek döndük. Otelimizin Kampos bölgesinde olması da adayı daha çok sevmemizi sağladı sanırım, çünkü adanın her tarafı Kampos kadar güzel değil. Hatta feribottan ilk inildiğinde gayet sıradan görünüyor ada , bizim betonlaşmış ve her türlü şirinliğini yitirmiş bazı sahillerimizi andırıyor. Ancak adanın güzel yerleri gayet sevimli ve doğru yerlere giderek Sakız Adasını çok sevmek mümkün. Günübirlik gidip dönecek olursanız pek aklınızda kalacak bir yer değil, gece kalacaksanız mutlaka Kampos bölgesinde kalmanızı öneririm.

Sakız adasındaki bütün plajlara gidecek vaktimiz olmadı , ama tesis olmayan , şemsiyesi , şezlongu ve duşu bulunmayan plajlar en güzelleriydi – çok konforlu değildi kabul ama aradığımız deniz güzelliğiyse bakir koylar en güzelleriydi . İlk gün çok yorgun olduğumuzdan denize öğlen yemeği yediğimiz yerin yer aldığı Megas Limnionas koyundan girdik. Oradaki deniz sıradandı, ama yediklerimizden -Agira Megas Limnionas Restaurant-  gayet memnun kaldık. Agira’nın sahibi Yorgo tam  bir Türk dostu . Kalamar , lakerda ve ahtapotu öneririm.

İlk gün sahilde biraz dinlendikten sonra feribottan iner inmez kiraladığımız arabayla Pirgi ve Mesta isimli tarihi köyleri görmeye gittik. Mesta, sanırım Sakız adasının en ünlü köyü. Labirent gibi, daracık sokakları olan bir Ortaçağ köyü. Zamanında güvenlik için dışarıya kapalı, etrafı duvarlarla çevrili bu köyde dünyaya kapalı bir yaşam sürmüş buranın insanları.  Daracık sokaklarda gezdikten sonra yemek ya da Frappe içmek için köy meydanı  çok hoş.

Mesta
Mesta Köyü Meydanı

Pirgi köyü ise binalardaki geometrik desenlerle ünlü bir köy. İnsanlar çok cana yakın, sokaklarda, kapı önlerinde oturan yaşlı kadınlar gülümsüyor , el sallıyor, her an muhabbete hazır bir halleri var. Pek çok adada olduğu gibi Sakız adasında da hayat yavaş, insanlar sakin.

Pirgi Köyü – tipik desenli evleri
Pirgi’de bir sokak

Sakız adasındaki ikinci günümüzü denizde geçirdik. Önce Mavra Volia isimli plaja gittik.  Burası volkanik plaj, siyah taslardan olusuyor. Denizi çok güzel ve o siyah taşlar insanı sakinleştiriyor. Buranın denizini o kadar çok sevdim ki hiç çıkmak istemedim. Plaj iptidai, şezlong, şemsiye gibi şeyler yok, sadece duş var , ancak o güzel deniz için taşların üzerinde yatmaya değer. Ve de zaten sanırım o taşların rahatlatıcı bir etkisi de var.

Mavra Volia Plajı

Öğleden sonra ise adanın en güney ucundaki Vroulidia  plajına gittik. Bu plaja yüksek bir yerden merdivenlerle iniliyor.  Yakınında herhangi bir tesis yok, tam mahrumiyet bölgesi , ancak deniz muazzam. Giderken su, içecek ve yiyecek stoklu gidilmesi isabet olur. Denizi turkuaz rengi, parmak uçları buruşuncaya kadar içinden çıkmak istenilmeyecek türden bir deniz. Pırı pırıl...

Vroulidia  plajı

Sakız adasına gidecek olursanız kaldığımız oteli gönül rahatlığıyla öneririm. Mouzaliko Otel, Kampos bölgesinde, güzel ve huzurlu bir avlusu olan, 7 dönüm narenciye bahçesi içinde çok sevimli bir otel. Sessiz, sakin, temiz, kahvaltısı harika. Otelin sahipleri  Kanadalı Suzie ve Sakızlı eşi Dimitris. Yıllar önce Montreal’de tanışmışlar. Adaya yerleşip bu oteli açmışlar. Sadece 8 odası var , bina 200 senelik. Kampos bölgesi adanın en güzel yerlerinden sanırım, tabi 2 günde adanın her yerini görmedim, ama otelimizin olduğu yer çok huzurlu ve çok sevimliydi. Taş duvarlarla çevrili, kocaman narenciye bahçeleri içinde, aile yadigarı taş konaklar. Bu konakların arasında 300-400 yıllık olanlar bile var. Arazilerinde limon, portakal, mandalina ağaçları ve bu ağaçları sulamak için konakların bahçelerinde kuyular. İnsanın içini huzurla dolduran, sakin, dar, güzel sokaklar. Mis gibi kokan çiçekli sarmaşıklarla bezenmiş kapılar.  Ama en güzeli o içinde kimbilir kaç nesil ailelerin yaşadığı güzelim taş konaklar ve avluları. Konaklar ve narenciye bahçeleri taştan yapılmış yüksek duvarlarla çevrili, duvarların yüksekliği limon ağaçlarını rüzgardan korumak için.

Mouzaliko Otel


Sakız adasındaki son gecenin akşamında Pomero Restaurant’ a gittik. Adaya gidenlere en hararetle önereceğim restaurant budur. Kampos bölgesinde, yüksekte bir noktada, manzarası çok güzel. Yemekler ve servis özenli. Biz adada iki gün boyunca sürekli ahtapot ve kalamar yedik. Pomero’da ikisi de çok güzeldi. Ben sevdim Sakız Adasını. En çok insanların sıcaklığını, adada gittiğimiz plajları ve yediğimiz yemekleri sevdim.

Her sene yeni bir ada görmeyi diliyorum. Bir sonraki yazıda sizi Marmaris Selimiye’ye götüreceğim  J

Ve günün şarkısı: Hurts – Wonderful Life