Dizisine ne
zaman denk gelsem zevkle izlemiştim Behzat Ç.’yi. Ancak televizyon izlemeyi
sevmediğimden dizileri düzenli seyretmediğim için filmi yapılsa keşke diyordum.
Neyse ki Ekim 2011’de ilk film geldi : Seni Kalbime Gömdüm. Bu ilk film Emrah Serbes'in
Son Hafriyat adlı romanından esinlenilerek hazırlanmış, ‘Behzat Ç. Bir Ankara Polisiyesi’ dizisinin
oyuncu ve yapımcı kadrosu ile çekilmişti. Vizyona girdiğinde izlemiş ve de tüm Behzat
Ç. hayranları gibi filme bayılmıştım.
Dün akşam sabırsızlıkla beklediğim 2. film Behzat Ç. Ankara Yanıyor’a gittim. Amirimi ve ekibini sansürsüz izlemek büyük zevkti. Film daha başlarda bizi Gezi atmosferine götürüp o günleri hatırlatıyor. Hoş, hatırlanacak bir şey değil, artık Gezi Ruhu ayrılmaz bir parçamız. Sineğe , börtü böceğe ilaç sıkar gibi ağaçlarını, özgürlüklerini savunmaya çalışan insanlara gaz sıkan polisleri , evlerin içine kadar atılan gaz bombalarını , copları arada fon olarak görüyoruz filmde. Böylece amirim ve ekibi Gezi’ye selam yolluyorlar. Dizi olarak devam ederken RTÜK ve benzerleri tarafından rahat bırakılmayan Behzat Ç. filmlerde kurtlarını dökebiliyor neyse ki. Gerçi onca baskıya rağmen dizi olarak da gayet cesurdu. Tavsiye ederim demek gereksiz olacak çünkü tüm sevenleri yana yakıla bekliyordur filmi ve halihazırda gitmiştir ya da tez gidecektir zaten.
Ve filmin sonundan : "Çatışıyorlar."... "Çatışmıyorlar. Direniyorlar."
Nasıl daha önce keşfetmedim diye hayıflandığım eskilerden bir rock
grubu Shocking Blue. 1967’de kurulan Hollanda’lı grubun en bilinen şarkıları
Venüs. Daha sonra farkli gruplar tarafından da çalınıp 1 numaraya birden fazla
yükselmiş kült parça. Şarkılarını cover’lamış olanları bile üne kavuşturan
grubun neredeyse tüm şarkıları güzel. Çocukluğunu 70’lerde yaşamış biri olarak
o yıllarda çekilen klipler beni çok etkiliyor. Shocking Blue şarkıları güne
güzel başlamak için süper seçim.
Grubun vokalisti Mariska Veres kansere yenilerek hayatını
kaybeden güzel insanlardan biri. Çingenelerin egzotizmine sahip güzel gözlü
Mariska’nın sesi harika. Grup 1974’de dağıldıktan sonra Mariska müzik
kariyerine solo yaparak devam etmiş. Henüz 59 yaşındayken baş belası kanser onu
hayranlarından, sevenlerinden ayırmış. Hayatında uyuşturucuya bulaşmamış, içki
ve sigara bile kullanmamış Mariska Veres. Hayatta en sevdiği şeyler: kediler,
çay ve kekmiş.
Mariska Veres’in vokaliyle benim gönlümü kazanan, bana
çocukluğumu hatırlatan Shocking Blue’dan en sevdiğim şarkı aşağıdaki linkte,
severseniz diğer güzel şarkıları :
Atatürk diyor ki : "Ben manevi miras olarak hiçbir ayet, hiçbir dogma,
hiçbir donmuş ve kalıplaşmış kural bırakmıyorum. Benim manevi mirasım bilim ve
akıldır. Benden sonrakiler, bizim aşmak zorunda olduğumuz çetin ve köklü
zorluklar karşısında, belki amaçlara tamamen eremediğimizi, fakat asla ödün
vermediğimizi, akıl ve bilimi rehber edindiğimizi onaylayacaklardır. Zaman
süratle ilerliyor, ulusların, toplumların, bireyleri mutluluk ve mutsuzluk
anlayışları değişiyor. Böyle bir dünyada asla değişmeyecek hükümler getirdiğini
iddia etmek, aklın ve bilimin gelişmesini yadsımak olur…"
Bir insan ne kadar vahşi,
acımasız, korkunç olabilir ? Madımak’ta 35 canı yakan yobazlar, bazı
insanların kötülüğünün hiçbir sınırı olmadığının örneğidir. İnsanın aklının
almayacağı bir kötülüğün simgesidir. Madımak vahşetinin üzerinden 20 yıl geçti,
yakınlarını bu katliamda kaybeden insanların acısı hiç geçmedi. Nasıl geçer ki?
Bu insanlık suçunun firari olan 5 sanığı ile ilgili kısmı, 13 Mart 2012
tarihinde zaman aşımından düşürüldü. Ama acı için zaman aşımı yok.
Madımak’ta yaşanan vahşetin
belgeselinin gösterime girdiğini duyunca , seyrederken çok dağlanır mıyım diye
biraz tereddüt ettim önce. Ama gitmek lazım, unutmamak, unutturmamak lazım.
Ayrıca bizim film sırasındaki üzüntümüzün , isyanımızın bu vahşette canlarını,
çocuklarını , yakınlarını kaybedenlerin bitmez acısı yanında ne önemi var. Ateş
sadece ama sadece düştüğü yeri yakıyor.
Menekşe'den Önce Madımak Oteli'ndeki yobaz
kundaklamasından kurtulanların ve yakınlarını Madımak'ta kaybetmiş kişilerin
tanıklıklarını gösteren bir belgesel. Pir Sultan Abdal şenlikleri kapsamında 2
Temmuz 1993’de Sivas valisinin davetlisi olarak gelen ve saatlerce kurtarılmayı
bekledikten sonra diri diri yakılan o güzel insanların trajedisini anlatıyor.
Sivas’taki katliamda ölen iki kardeş Koray Kaya (daha 12 yaşındaydı) ve Menekşe
Kaya’nın ölümlerinden 2-3 yıl sonra doğan kardeşleri Menekşe’ye tanıkların
anlattıklarını izliyoruz. Yangından kurtulanların tanıklıklarını , sevdiklerini
kaybedenlerin acılarını dinliyoruz içimiz acıyarak ve isyan ederek. Bu
belgesel aslında pek çok soruya cevap vermiyor. Oteli yakanların kimler
olduğunu, o dönemdeki iktidarı, katliam sonrası yargılamaları, katliamın
basına nasıl yansıdığını, devletin tutumunu ele almıyor. Bu katliamın
mağdurlarının acılarının ne kadar yakıcı, yıkıcı ve unutulmaz olduğunu
anlatıyor.
Menekşe , hiç görmediği abisi ve ismini aldığı ablasının fotoğrafları ve hikayeleriyle büyüyor. Belgeselde Menekşe katliamı yaşayan pek çok kişiden ablasıyla abisini kaybettiği o lanet, korkunç günü dinliyor.
Bu
katliamın suçlusu, tekbirlerle oteli yakan yobazlar ve olayı önlemeye
çalışmayanlar. Otelin oradan, evlerinden, makamlarından kıllarını
kıpırdatmadan izleyenler. Geceleri nasıl uyurlar, hatta nasıl yaşarlar … ama
zaten vicdan azabı çekecek kadar vicdanları olsa bu katliam olmazdı. Madımak
Otelinde iki kızını yitiren anne "en iyi gününüz benden kötü olsun"
diye feryat ederken ona katılmamak elde mi…
20
yıl geçti. Sivas’daki katliamın kurbanı insanların acısı hiç dinmedi. Unutmayalım , unutturmayalım ! Madımak
Oteli bir Utanç Müzesi olana kadar uğraşalım. Hiç olmazsa bunu yapalım…
TÜRKÜLER
YANMAZ !
Güneşin
ak yüzüne bir duman çöktü Bir
türkü çığlıkla ateşe düştü Kuytu
bir köşede bir çiçek küstü Döktü
yaprağını boynunu büktü
Şu
Sivas'ın elinde sazım çalınmaz Güllerim
yandı yüreğim dayanmaz Kararmış yüreğin hiç ışığı olmaz Bilmez
misin ki türküler yanmaz Günü
gelir sanma hesap sorulmaz Dayanır
kapına Pir Sultan ölmez
Şu
Sivas'ın elinde sazım çalınmaz Güllerim
yandı yüreğim dayanmaz
Çocukluğumdan beri kitap okumayı severim. Tam bir kitap kurdu sayılmam belki ama iş, çocuk ve günlük koşuşturmalarla cebelleşirken beni en çok rahatlatan şey fırsat bulduğum anlarda bir köşeye çekilip kitap okumak. Yıllarca aynı işyerinde çalıştığım, çok sevdiğim ve bu blogun oluşmasında çok katkısı olan arkadaşım Pelin sayesinde bir kitap kulübüne girdim geçtiğimiz senenin sonunda. Kulübün adı İlle de Roman Olsun. Ayda bir toplanan kitapsever İRO üyeleri bir önceki toplantıda seçilen ve tüm İRO üyeleri tarafından okunan kitabı bir moderator eşliğinde konuşup tartışıyor ve okunan kitapla ilgili düşünce ve bilgilerini kulübün internet sayfasından paylaşıyorlar.
Pelin’e minnettarım kitap kulübüne girmeme vesile olduğu için. Her toplantıda yeni birşeyler öğreniyorum. En önemlisi tanışmaktan çok mutlu olduğum insanlarla tanıştım. Ve belki de karşıma hiç çıkmayacak kitapları okudum.
Son toplantımızda okuduğumuz kitabı çok sevmedim, bir önceki toplantımızın kitabından bahsetmek isterim size. Eğer güzel bir roman okumak istiyorsanız sonbaharın bu ilk günlerinde, tavsiye edebileceğim bir roman. Margaret Mazzantini IRO sayesinde tanıdığım bir yazar, bol ödüllü romanı “Sakın Kımıldama"yı severek okudum, IRO'nun internet sayfasında yazdığım yorumları buradan sizinle de paylaşmak iserim. http://illederoman.com/
Bir kitabı sevip sevmeyeceğimi ilk sayfalarda hissederim genellikle. Ve seveceğimi hissedersem çok mutlu olurum, nadir fırsat bulduğum için çok kıymetli olan kendimle baş başa kalma anlarına güzel bir roman eşlik edecekse bu anlar daha da kıymetlenecektir. Sakın Kımıldama bu anlamda beni gayet memnun eden bir roman oldu. Margaret Mazzantini’nin roman dili gayet akıcı. Romanın baş kahramanı cerrah Timoteo , kaza geçirip ölümle burun buruna gelen kızı ameliyata alındığında ona kendi geçmişinden bir hikaye anlatmaya başlıyor. Okuyucuyu da kısa zamanda bu hikayenin içine çekiyor.
Ben severek okudum bu romanı. Çok mutlu ve dinlendirici bir tatilde, kafam işten ve her türlü günlük telaşeden uzakken okuduğum için de cerrahın hikayesine iyice kaptırdım kendimi. Arada kitabı elimden bırakıp çarşaf gibi masmavi denize bakarken de romanın baş kahramanı Italia’yı kafamda canladırmaya çalıştım hep. Güzel bir romandı bence, tavsiye edebilirim gönül rahatlığıyla.
Daha sonra yine sevgili IRO'cularla toplanıp kitaptan uyarlanarak çekilmiş filmi de seyrettik. Film yazarın eşi Sergio Castellitto tarafından çekilmiş. Filmde Italia’yı Penelope Cruz canlandırmış ve çok doğru bir seçim olmuş. Fırsat bulursanız seyredin derim.
Filmi seyrederken bir ara Leonard Cohen'den "If It Be Your Will" çaldı. Bu da benim için filmin güzel sürprizlerinden biri oldu.
Bildiğiniz gibi,
bu baharı ve yazı iple çektim. Temmuzda bu senenin ilk deniz tatiline çıktım,
Sakız Adası’na ve Selimiye’ye gittik. Daha yeni yazmaya fırsat buldum, her iki
yeri de çok sevdim, naçizane önerilerimi paylaşmak isterim. Öncelikle Sakız
Adası...
Temmuz’da iki
günlüğüne gittiğimiz Sakız Adası benim gittiğim ilk -ve şimdilik tek-
Yunan Adası. Çeşme’den Sakız’a ulaşmak çok kolay , feribotla 45-50 dakikada
varılıyor. Bir hafta uzun gelebilirdi ama 2-3 gün için kesinlikle öneririm. Biz
2 gece kaldık ve çok severek döndük. Otelimizin Kampos bölgesinde olması da
adayı daha çok sevmemizi sağladı sanırım, çünkü adanın her tarafı Kampos kadar
güzel değil. Hatta feribottan ilk inildiğinde gayet sıradan görünüyor ada , bizim
betonlaşmış ve her türlü şirinliğini yitirmiş bazı sahillerimizi andırıyor.
Ancak adanın güzel yerleri gayet sevimli ve doğru yerlere giderek Sakız Adasını
çok sevmek mümkün. Günübirlik gidip dönecek olursanız pek aklınızda kalacak bir
yer değil, gece kalacaksanız mutlaka Kampos bölgesinde kalmanızı öneririm.
Sakız adasındaki
bütün plajlara gidecek vaktimiz olmadı , ama tesis olmayan , şemsiyesi ,
şezlongu ve duşu bulunmayan plajlar en güzelleriydi – çok konforlu değildi
kabul ama aradığımız deniz güzelliğiyse bakir koylar en güzelleriydi . İlk gün
çok yorgun olduğumuzdan denize öğlen yemeği yediğimiz yerin yer aldığı Megas
Limnionas koyundan girdik. Oradaki deniz sıradandı, ama yediklerimizden -Agira Megas Limnionas Restaurant- gayet
memnun kaldık. Agira’nın sahibi Yorgo tam bir Türk dostu . Kalamar ,
lakerda ve ahtapotu öneririm.
İlk gün sahilde
biraz dinlendikten sonra feribottan iner inmez kiraladığımız arabayla Pirgi ve
Mesta isimli tarihi köyleri görmeye gittik. Mesta, sanırım Sakız adasının en ünlü
köyü. Labirent gibi, daracık sokakları olan bir Ortaçağ köyü. Zamanında
güvenlik için dışarıya kapalı, etrafı duvarlarla çevrili bu köyde dünyaya
kapalı bir yaşam sürmüş buranın insanları. Daracık sokaklarda gezdikten
sonra yemek ya da Frappe içmek için köy meydanı çok hoş.
Mesta
Mesta
Köyü Meydanı
Pirgi köyü ise
binalardaki geometrik desenlerle ünlü bir köy. İnsanlar çok cana yakın,
sokaklarda, kapı önlerinde oturan yaşlı kadınlar gülümsüyor , el sallıyor, her
an muhabbete hazır bir halleri var. Pek çok adada olduğu gibi Sakız adasında da
hayat yavaş, insanlar sakin.
Pirgi
Köyü – tipik desenli evleri
Pirgi’de
bir sokak
Sakız adasındaki
ikinci günümüzü denizde geçirdik. Önce Mavra Volia isimli plaja gittik.
Burası volkanik plaj, siyah taslardan olusuyor. Denizi çok güzel ve o
siyah taşlar insanı sakinleştiriyor. Buranın denizini o kadar çok sevdim ki hiç
çıkmak istemedim. Plaj iptidai, şezlong, şemsiye gibi şeyler yok, sadece duş
var , ancak o güzel deniz için taşların üzerinde yatmaya değer. Ve de zaten
sanırım o taşların rahatlatıcı bir etkisi de var.
Öğleden sonra ise
adanın en güney ucundaki Vroulidia plajına gittik. Bu plaja yüksek bir
yerden merdivenlerle iniliyor. Yakınında herhangi bir tesis yok, tam
mahrumiyet bölgesi , ancak deniz muazzam. Giderken
su, içecek ve yiyecek stoklu gidilmesi isabet olur. Denizi turkuaz rengi,
parmak uçları buruşuncaya kadar içinden çıkmak istenilmeyecek türden bir deniz.
Pırı pırıl...
Vroulidia
plajı
Sakız adasına gidecek olursanız kaldığımız
oteli gönül rahatlığıyla öneririm. Mouzaliko Otel, Kampos bölgesinde, güzel ve
huzurlu bir avlusu olan, 7 dönüm narenciye bahçesi içinde çok sevimli bir otel.
Sessiz, sakin, temiz, kahvaltısı harika. Otelin sahipleri Kanadalı Suzie
ve Sakızlı eşi Dimitris. Yıllar önce
Montreal’de tanışmışlar. Adaya yerleşip bu oteli açmışlar. Sadece 8 odası var ,
bina 200 senelik. Kampos bölgesi adanın en güzel yerlerinden sanırım, tabi 2
günde adanın her yerini görmedim, ama otelimizin olduğu yer çok huzurlu ve çok
sevimliydi. Taş duvarlarla çevrili, kocaman narenciye bahçeleri içinde, aile
yadigarı taş konaklar. Bu konakların arasında 300-400 yıllık olanlar bile var.
Arazilerinde limon, portakal, mandalina ağaçları ve bu ağaçları sulamak için
konakların bahçelerinde kuyular. İnsanın içini huzurla dolduran, sakin, dar,
güzel sokaklar. Mis gibi kokan çiçekli sarmaşıklarla bezenmiş kapılar.
Ama en güzeli o içinde kimbilir kaç nesil ailelerin yaşadığı güzelim taş
konaklar ve avluları. Konaklar ve narenciye bahçeleri taştan yapılmış yüksek
duvarlarla çevrili, duvarların yüksekliği limon ağaçlarını rüzgardan korumak
için.
Sakız adasındaki
son gecenin akşamında Pomero Restaurant’ a gittik. Adaya gidenlere en hararetle
önereceğim restaurant budur. Kampos bölgesinde, yüksekte bir noktada, manzarası
çok güzel. Yemekler ve servis özenli. Biz adada iki gün boyunca sürekli ahtapot
ve kalamar yedik. Pomero’da ikisi de çok güzeldi. Ben sevdim Sakız Adasını. En
çok insanların sıcaklığını, adada gittiğimiz plajları ve yediğimiz yemekleri
sevdim.
Her sene yeni bir
ada görmeyi diliyorum. Bir sonraki yazıda
sizi Marmaris Selimiye’ye götüreceğim J
Çok uzun zamandır
yazamadım, tatile çıkmıştım ve dönüşte gittiğim yerleri anlatacaktım burada,
tavsiyelerimle beraber. Ancak Temmuz ikinci hafta çıktığım tatil çok güzel
geçmekle birlikte beni tam da ameliyat olduğum yerden ısıran bir böcek , sinek,
örümcek, her ne ise, son iki haftadır canımdan bezdirdi. Tatilden dönerken
protez takılan sol göğüste bir sızı başladı. İstanbul’a vardığımızda ağrının
artması üzerine orada bir böcek ısırığı olduğunu farkettik. Hemen protezi takan
cerrahı arayıp, durumu anlatıp onun yönlendirmesiyle antibiyotiğe başladım.
Ancak o gece boyunca ateşlenip ağrıdan duramaz hale gelince Pazar sabahı apar
topar acile gittik. Ameliyat yeri iyice şişmiş ve kıpkırmızı olmuştu, acısından
yürüyemez hale gelmiştim. Kolumda katater, 1 hafta boyunca evde günde beş kez
damardan antibiyotik alarak, enfeksiyon ve ateşle savaşarak yattım. Doktor
enfeksiyonu antibiyotikle yenemezsek ameliyatla protezi alıp 3 ay sonra
yenisini takacağız dedi. Dehşete düştüm, kış boyu yaşadıklarımdan sonra iki
ameliyat fikri beni ziyadesiyle gerginliğe sevketti.
Neyse ki
enfeksiyon büyük oranda geriledi, drenajla bayağı bir cerahat boşaltıldı ancak
ödem geçmedi. Yine de çok daha iyiyim, en azından işe geliyorum ve damardan
antibiyotikten kurtuldum. Hatta ayağa kalkar kalkmaz konsere bile gittim.
Emirgan Sakıp Sabancı müzesinde Ramazanda Caz konserleri kapsamında olağanüstü,
hatta insan üstü davulcu Omar Hakim konserine giderek dünya gözüyle inanılmaz
davul çalışını canlı izledim . Son projesi ‘The Trio of OZ’ ile çıktı sahneye.Sakıp Sabancı müzesinin bahçesi küçük, kalabalık
olmayan konserler için muhteşem bir ortam. Boğaz, çimenler, hafif bir esinti,
çimenlerin üzerinde yayılıp konseri dinleyenler...Daha önce orada konser düzenlendi
mi bilmiyorum. Ama yazın gerçekten çok güzel oluyor.
Omar Hakim bir
davul dehası. Dinlerken sürekli “ama bu gerçek olamaz ki” diyerek inanamadığım,
yeteneğine ağzımın açık kaldığı bir deha. Daha önce Youtube’da izleyip hayran
olmuştum ama canlı izlemek harikaydı. Davul çalarken elleri, ayakları büyük bir
ahenkle koşuyor, yetenekten bile öte birşey, şaşkınlıkla izledim. Bilmiyorum
daha iyisi var mıdır, ama yaşayan en büyük davulcu derlerse hiç şaşmam. Ayakta
alkışlamalara doyulmayacak bir davulcu. Dünya ahiret idolümdür bundan sonra :).Konserde Omar Hakim’e piyano ile eşlik eden cazın en yetenekli kadın
piyanistlerinden Rachel Z ve kontrbas virtüözü Solomon Dorsey de muhteşemdi.
Tekrar İstanbul’da konser verecek olurlarsa sakın ama sakın kaçırmayın derim
...
Miles Davis,
David Bowie, Madonna, Celine Dion, Michael Jackson, Sting gibi dünyaca ünlü
yıldızlarla çalışan Omar Hakim 1959’da New York’ta müzisyen bir ailede doğmuş.Trombon
sanatçısı babasının da etkisiyle 5 yaşında davul çalarak müziğe başlamış. Hakim’in
Daft Punk’ın yeni albümü ‘Random Access Memories’de yer alan ‘Giorgio by
Moroder’ isimli şarkı için davul çalışını ekte verdiğim linkten dinleyin,
şarkının özellikle 5. dakikasından sonra Omar Hakim’in davul eşliği inanılmaz
güzel. Benim gibi bir davul delisinin defalarca başa sarıp dinleyeceği türden.
Ramazanda Caz
konserleri bu akşam Önder Focan ‘Swing A la Turc’ ile sona erecek. Ve ben ona
da gidiyorum :). Detaylarını anlatırım.
Omar Hakim İstanbul’a bir daha ne zaman gelir bilinmez ama Önder Focan’ı Galata
Kuledibi Sokak’ta Nardis Caz kulübünde dinleyebilirsiniz.